Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

futbol, entegrasyon ve döner

almanların kendi aralarında en çok konuştuğu konu tatilde nereye gittikleri iken sohbete bir "çirkin ördek yavrusu" dahil olduğunda konu dönüp dolaşıp entegrasyona bağlanıyor. dönem dönem "bağlantı noktası" değişse de bağlam değişmiyor. son yıllarda mülteci sayısının da artmasıyla islam meselenin sosu iken dünya kupasından avrupa şampiyonasına futbol ön plana çıkıyor "bağlantı noktası" olarak. "mesut özil vakası" daha geniş ve detaylı bir hatta birkaç yazıyı hak ediyor. ayrıca konunun genelde pek üzerinde durulmamasına rağmen şahsen kafa yorduğum ve önemsediğim "yurt dışında taraftarlık" veçhesi de var fakat bunlardan önce uzun süre önce youtube'da denk geldiğim ve üzerine yazmayı sabah çalan cep telefonu alarmı gibi sürekli ertelediğim bir röportajı konu edinmek istedim. röportaj, değil liselilerin master yapanların dahi bilmeyeceği dönemden. birçok açıdan garipliklerle dolu 90'ların sonundan bildiriyorum. milenyum çılgınlığının, metalik grinin dünyayı işgalinin, 2012 yılında maya takviminin sebep olduğundan çok daha büyük bir kaos söylentisine sebep olan windows takviminin bitişinin hemen öncesi: 98-99 sezonu. galatasaray'ın uefa kupasını kazanmasından sonra yurtdışına giden futbolcularda artış görünse de futbolcu ihracatının hala milli gurur olduğu ve coşkuyla karşılandığı yıllar. nihatlı sociadad'ın bile öncesi sonuçta. haberde de bahsedildiği üzere 7 milyon markla schalke 04'ün en pahalı transferi olan hami mandıralı ile yapılan röportajdan bahsediyorum. röportajın bir diğer konuğu ise ünal alpugan. almanya'da babalar günü olan christi himmelsfahrt'ta gerçekleştirilen röportajda arkada dönen döner gibi fantastik ögeler var. izlerken konu türkiye olduğunda hala ve ısrarla arka planda tarkan'ın şıkıdım şarkısını çalan televizyon programı izliyormuşum gibi hissetmiştim.

lafı çok uzatmayıp şuraya videoyu iliştireyim. 

bu arada aklımda hami'nin kendisine sorulan "almanca öğrenecek misin?" sorusuna verdiği "ben buraya dil öğrenmeye değil top oynamaya geldim" cevabı var ama bu bilgiyi nereden edindim, doğru mu yoksa yine bir kaynak belirtmeyen ekşi'deki şu entry'de geçen
- almanca nasıl?
- bana dediler, almanca öğreneceksin. ben bu yaştan sonra almanca öğrenip ne yapacağım? diyaloğunu yıllar önce okuyup zamanla kafamda dönüştürdüm mü, bilemiyorum.

buyursunlar:



türkü türkü türkiye

müzik hayatımda önemli bir yer tutuyor. gündelik hayatta sıklıkla şarkı sözlerine atıfta bulunduğumu düşününce bu etki daha da büyüyor... gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

bir süreden beri zihnimin bir yerinde türkiye ile olan ilişkimin seyrini dinlediğim, o dönemlere denk düşen şarkılar üzerinden düşünüyorum.

almanya'ya ilk geldiğim dönemde bir arkadaşımın gelmeden hediye ettiği "sezen aksu full mp3" cd'sinden yalnızık senfonisi'ni üst üste dinler, sonrasında evin duvarları üstüme üstüme geliyor gibi hissedip kendimi evden dışarı atardım.



sonraki yıllarda teoman'ın yaptığı şarkı hem sözleri hem de klibi ile dokunuyordu.



90'larda çocuk olmuş bir istanbullunun istanbul'u özlediğinde dinlediği, dinlediğine istanbul'u özlediği şarkılardan biri ister istemez bu oluyor...



bir diğeri de...



memleketi özlemek demişken...



hasret her sardığında ise dönüp dolaşıp sezen aksu'ya çıkıyordu yollar.



sonrasında tabii önce anneni anımsıyordum ve sonra diğer sevdiklerimi... hatta anlıyordum belki de.



ölsem en çok üzülecek olan insanlara binlerce kilometre uzakta olduğumu düşünüyordum mesela. sonrası ise ağır bir yalnızlık duygusu...

 

sevdiğim şarkılarının yanı sıra meşhur biri olarak geldiği almanya'da kimsenin öyle bir beklentisi yokken almanca albüm yapmasından ötürü hususi saygı duyduğum cem karaca'nın seslendirdiği şarkı, yıllarca gülhane parkı'nın dolaylarında bulunmuş biri için tabii ki memleket demek oluyordu.



rahmetlinin sadece şarkısı değil okuduğu şiir de bu listede olmalıydı. özellikle de "insanlar gülüyordu de. trende, vapurda, otobüste... yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle. hep kahır, hep kahır.. bıktım be!" mısraları ile.


"kavgamın şehrine" döneceğim o gün geldiğimde dinleyeceğimi düşündüğüm iki şarkı vardı... o beni ne kadar beklemiş olacaktı pek bilmiyordum ama ben onu epey beklemiştim.



diğeri ise...



buraya kadar metropol fm'de yayınlanması muhtemel "gurbet treni" programı playlist'i gibi olan gidişattan kopuş buralarda başladı.

gezi ile başlayan süreçte, almanya'ya gelmemin üzerinden yaklaşık 10 yıl geçmişken duygusal ve zihni kopuş başladı. o sıra oturum, üniversite, askerlik gibi sorunların da uç uca eklenmesiyle yaklaşık 22 ay türkiye'ye gidemedim. sonrasındaki gidişimde ise uçağın 22 ay önce ayrıldığım ülkeye inmediğini biliyordum. kopuş başlamış olsa bile hem özlem hem de merak vardı. hem en küçük yeğenimi ilk defa ancak bir yaşına bastıktan sonra görebilecektim.

o dönemimde ister istemez "dağılın lan" diyordum...



türkiye'ye pozitif duygularla gittiğim son seferdi sanırım...

sonrasında hep daha fazla eksilerek gittim.

berlin'de 13,5 seneyi doldurmamın ardından bir süreliğine yerleşmek için istanbul'a giderken zihnimde çalan şarkıyı ise ne edip akbayram ne de kayne west söylüyordu.



yıllarca özlediğim ülkeye gitme kararı alabilmemde cebimde bulunan almanya vatandaşlığının oynadığı rolü es geçmemek lazım. bir gün "artık burada kalmak istemiyorum" dediğimde çıkabilme imkanım olmasaydı muhtemelen bir süreliğine de olsa dönmezdim türkiye'ye.

türkiye'de geçen on ayın sonunda atatürk havalanında pasaport kontrolünden geçip muhtemelen en huzurlu almanya yolculuğumu gerçekleştirmek üzere uçağına doğru yürürken ise şu şarkıyı dinliyordum:

"zor zamanlar olur, nasıl çıkırsan içinden omurgan öyle şekillenir."



15 yıllık çalkantılı ve yoğun bir ilişkinin serencamı kaba hatlarıyla böyle.

atladığım, unuttuğum şarkılar olmuştur muhtemelen...

ama "bize olanlar, yaşananlar nasıl olur unutulur?"

 

nasıl geldim berlin'e - 1

berlin'de 13 yılı devirmiş biri olarak gezi'den beri giderek artan yeni bir göç dalgasını görmemek mümkün değil. son dönemde şiddet kazanan bu akım muhtemelen önümüzdeki süreçte de büyümeye devam edecek. yeni gelmiş arkadaşlarla gelmeye karar verme anından başlayarak berlin'e intibak süreçlerini de içeren bir sohbet-söyleşi serisi başlatarak hem tarih not düşmeyi hem de gelmeyi düşünen fakat belirsizlik veya kaygıdan dolayı kararsız olanlara, zorluk çekenlere yol göstermeyi amaçladım. sıklıkla dile getirdiğim gibi zamanında "cahil cesareti" ile yola düşmüş biri olarak yeni gelecek kişilere bir faydamın dokunacağını umarım.

akademisyen, beyaz yakalı, öğrenci, sanatçı, dil kursu, aile birleşimi gibi değişik yollara dair farklı tecrübe ve hikayeleri size ulaştırmaya çalışacağım. siz de varsa özellikle öğrenmek istediğiniz hususları blog yazılarının veya youtube'daki söyleşilerin altına yazarak, facebook sayfamıza mesaj veya berlinpostasi@gmail.com adresine atarak iletmek suretiyle içeriğin zenginleşmesine katkıda buunabilirsiniz. aynı kanalları tabii ki her türlü yorum ve değerlendirme için de kullanabilirsiniz.

ilk konuğumuz berlin'e akademisyen olarak gelen irem oldu. şimdilik youtube ve soundcloud'daki berlin postası hesaplarından dinlemeniz mümkün.

bu söyleşi serisi, kafamdaki diğer konu başlıkları için ilk adım olur diye umuyorum.  

beğenmeniz durumunda sosyal medyada paylaşmak konusunda elinizden geleni ardınıza koymayın! 

muhabbetle! 







serinin ismi olarak aklıma ilk önce "çayda dem, berlin'de kudamm" gelmişti, o belki başka bir projenin ismi olur. yazıyı isme ilham olan şarkıyla bitirelim:


a.c.a.b.a?

almanya'da yasayan türkler, harf oyunlu cin plaka sanslarini "memleket meselesi" haline getiriyorlar genellikle.

mesela offenbachlilar:


mesela tübingenliler: 


son yillarda berlin'de atatürk imzali arabalarin sayisinda artis gözlemlesem de bununla yetinmeyenler de varmis: 


sahsen en basarili buldugum örnek ise su oldu: 


bugün ostkreuz dolaylarinda denk geldigim plakanin sabihi ise mevzuya daha sert girmis sanki. yoksa sadece denk mi gelmis a.c.a.b.a?


adini sen koy (dil yarasi yazilari - 2)

ilk yazinin üzerinden 4,5 yil gecmis: almanci dili ve edebiyati yazilari (dil yarasi yazilari - 1)

"yine, yeni, yeniden" ustalara saygi kusagi: 


ilk yazida sik kullanilan "almanci ifadelerinden" bahsetmistim. "dil canli, organik bir yapi" ise "hayatta kalmasi" degisen sartlara "adaptasyon" kabiliyeti ölcüsünde oluyor. [ve evet, bu sirada ortaya cikan bazi sonuclar insana -özellikle de yeni karsilasildigi dönemlerde- daha ziyade mutasyonu cagristiriyor ama bunda asil belirleyici olanin aliskanliklar oldugu kanaatindeyim.]

meselenin özüne dönük kafa yormaya devam edersek, yillar önce agb'deki kitap karistirma seanslarindan birinde denk geldigim ve dildeki bu olgulari ifade eden kavramlardan bahsetmek istiyorum. radyo programinda bahsedildigini duydugum, göcmen kökenlilerin almancaya kattiklari yeni formlar ve ifadelerden bahseden bir kitabi bulmak icin gittigim sirada denk geldigim bir iki makale ve tez sayesinde haberim olmustu bu kavramlardan. bu kullanimlar özellikle göcmenlerin yogun yasadigi bölgelerdeki okullarda "cool" oldugu icin gencler arasinda hizla yayiliyor. en nihayetinde chabos wissen wer der babo ist!
[bu vesileyle de ögrencilere yillik aboneligi 5 euro olan sehir kütüphanelerini tavsiye ederim. özellikle agb, pankstr. yaakinlarindaki bibliothek am luisenbad ve kotti'deki wilhelm liebknecht/namik kemal bibliothek mittelpunktbibliothek'teki türkce icerik oldukca fazla. suradan arama yapabilirsiniz]

1. code-switching: "wenn du das verstanden hast, sen de bizdensin", yani konusma-cümle icerisinde dil degistirme durumu. was guckst du lan, anlamadin mi?

2. code-mixing: bunu da kabaca "bir dilin dil bilgisini bir baska dilin kelimeleri ile bulamac etme" olarak özetleyebiliriz. anlasilable oldu mu, bilemedim. 

3. code-shifting: internetteki arastirmalarimda net ve aciklayici bir bilgiye ulasamasam da yamulmuyorsam mesela arapca ve türkce anadilli genclerin yemin etmeye olan meyilleri sonucu almancada da siklikla "ich schwöre"li cümleler kurmanin yayginlasmasi. 

günlük kullanimlar ic ice geciyor sonucta, adeta bir hüsn-ü talil ve tecahül-ü arif olup birinin oldugu yerde digeri bitiyor. 

bana denk gelen en fantastik örnegi ilk geldigim zamanlarda mevlana genclik'te mac izlerken duymustum. [yanlis hatirlamiyorsam galatasaray'in bir avrupa kupasi maciydi. nihatli-kovacevicli real sociadad'in firtina gibi estigi zamanlar, hey gidi!] arkamda oturan cocuk yanindaki arkadasina "yarin sinav yazacagim ama maca bakmaya geldim. insallah kendini lohnen eder" dedi. sinav yazmak, 1 yazmak, matematik ögrenmek, attest almak gibi kavramlar hayatima girmisti ama cocugun reflexiv verb'i de hicbir masraftan kacinmadan meseleye dahil etmesi gercekten takdire sayandi.

yapiyor olacagim'li, maili forward edip meeting set etme'li beyaz yakali dili ve edebiyati da meselenin cok daha cheesy, efendime söyleyeyim lame bir tezahürü. baska bir ülkede dogup büyümüs, egitimini o ülkede almis, türkce ile etkilesimlerinin temeli "tatil soslu kulaktan dolma"ya, belki biraz da müzik-dizi-film üclüsüne dayanan cocuklarin durumu kesinlikle cok daha sahici.

meseleyi "almancilar da ne dogru düzgün türkce konusabiliyor ne de almanca yeeaa!" seviyesinde ele almak da mümkün, ne idügüne kafa yormak da; tercih sizin. bu tercihlerin doguracagi nitelik farkindan müessesemiz sorumlu degildir!

hasili; medeniyet, isim koyabilme kabiliyetidir.

konu ile ilgili birkac kaynak:
1) Soziolinguistik II - Uni Konstanz
2) Deutsch-türkisches Code-Switching und Code-Mixing in einer Gruppe von akademischen Migranten der zweiten Generation - Ibrahim Cindark (Mainz)
3) Türkisch sprechen nicht nur die Türken - Inci Dirim / Peter Auer
4) Ich mach dich Messer - Heike Wiese
5) Türkendeutsch - Stupidedia

kötü polis, daha kötü polis...ya da "bir adım daha atarsan beyninin pekmezini akıtırım"


bizler, deli gibi türkiye'deki hadiselerle (doğal olarak) uğraşırken, yaşadığımız ülkede de benzer şeylerle karşı karşıya kalıyoruz. ne yazık ki, gündem bizler gibi kökü ve dalları ve insanlığı tüm dünyayı saran kişiler için hayli yoğun. bu yüzden, bahsedeceğim hadisenin biraz aşağılara kaçacağını biliyorum. ammavelakin, bu çok mühim.


cumartesi günü, avrupa mezkez bankası'nın frankfurt'ta çevrelenmesi eylemi gerçekleştirilecekti "blockupy" kapsamında. 20 bin kişinin sakin sakin eylem yaptığı ve aşırı yağmurlu olacağı önceden söylenen günde, eylemcilerin yanlarında getirdiği şemsiyeler "pasif silah" olarak nitelendirilip, almanya tarihinde eşine benzerine nadir rastlanmış bir polis şiddetiyle eylemcilere saldırıldı.

başlıkta kullandığım "bir adım daha atarsan beyninin pekmezini akıtırım",  alman polisinin 64 yaşındaki axel köhler-schnura isimli aktiviste "ich hau dir die birne zu matsch..." şeklinde telaffuz ettiği bir cümle.

benim herdaim zikrettiğim bir cümle var "türk polisi duygusal dövüyor. hınçla dövüyor. alman polisi sistematik" hakikaten böyle. adamlar, kapatıyorlar duyularını, insanlıklarını vur allah vur. iki kişi görüyorlar işlerini. biri başını geriye çekiyor, sen zaten kabak gibi tüm vücudunu açıyorsun o vakit. diğeri de girişiyor.

biber gazı, cop ve kaba dayak ile frankfurt'un adının lekelendiği söyleniyor. yaşlı insanların (+65) acımasızca dövüldüğü, bir çocuğun kaval kemiğinin kırıldığı da okuduğum haberler arasında (kaynak junge welt: 04.06.2013, sayfa: 2)

olaylar sonucunda hessen iç işleri bakanı boris rhein'ın istifası istenmekte.
frankfurt'ta siyah/yeşil bir koalisyon mevcut.

daha fazla resim için google a "frankfurt blockupy polizeigewalt" yazmanız yeterli. son resimler ayan beyan ortada.

almancının dilemması

almancının önünde sürekli duran iki seçenek var... o da dönmek mi dersin?

yurtdışında yaşamaya devam edecek... devem edecek ve ailesini özleyecek, yeğenlerinin büyümesini uzaktan çok uzaktan izleyecek, izleyemeyecek bile duyacak, yalnız yaşamaktan ve hatta yalnız ölmekten korkacak, ölümden her laf açıldığında "ya memlekettekilere birşey olursa?" sorusu içini kemirecek, haftasonları bir "wettbüro"da tuttuğu takımın maçını izleyip internetten dizilerini izleyecek, türkiye gündemini takip edecek, türkiye gündemini takip etmekle kalmayıp memleket için endişelenecek... reyhanlı'daki patlamayı dert edecek misal, metrodaki ahlak anonsunu, gezi parkını, içki yasağını... jön türklük oynayacak yani. her almancı biraz jön türktür ne de olsa! oecd'nin mutluluk ligi sıralamasını paylaşacak facebook'tan illa ki... paylaşacak çünkü en başta saydıklarımı göze almasının sebeplerini unutmamalı bir an bile. unutmamalı, çünkü unutursa duramaz.

veya türkiye'ye geri dönecek... buradaki güven, rahatlık, düzen duygusunu, sosyal baskının olmadığı, daha bir kendisi olabildiği hayatı bırakıp keşmekeşin, tedirginliğin içine atacak kendini. o gün bir devletlünün mü, komşunun mu, müdürün mü, akrabanın mı yoksa yolda karşılaştığı herhangi birinin mi hayatına "salça" olacağını kestiremediği bir hayata "merhaba" diyecek. ayrımcılığa uğradığı, ayrımcılığı hissettiği ülkeden "ırkçılığın olmadığı" ülkeye gidecek. en azından adının, tanımının olmadığı...

burada da seçenekler çıkıyor karşısına. diklenecek, didişecek, mücadele edecek veya kendini geri çekecek. küçük bir dünya kurup oraya saklanacak. tamam kürk mantolu madonna en büyük aşk romanınız ama "raif efendi" olmayı bir de bu gözle görmek lazım belki de...

veya nerede olursa olsun yok sayacak geçmişini, yaşadıklarını, kaygılarını...

almanya gündemini takip edip tatort seyredecek, yabancılar hakkında genellemeler yapıp euro krizine kafa yoracak, kenara para atıp bulduğu uygun "last minute" ile mallorca'ya gidecek misal.

ve "evet" diyecek, "içip içip huzursuzluk çıkartıyorlar... hem trafik kazaları, sağlık sorunları da cabası!"
"müslüman bir ülkede peygambere hakaret etmek de neymiş? çeksin cezasını tabii!" diyecek.

kalabalıkta eriyecek, yok olacak...

entegrasyon palavralarından sıyrılıp asimile olacak!

düşünmeyecek... unutacak.

huzur nisyanda. dır belki.

dedim ya...  yok sayacak geçmişini, yaşadıklarını, kaygılarını...

"ignore" edecek. "ignorance is bliss" budur belki hakikatte!

yok say.

yoksa...

yoksası zor!

gel alaka!

kaynak: itü sözlük görseller

[bu yaziya ilham veren röportaj burada, ister okuyun ister izleyin]

"gelirken ingiltere ve türkiye arasında bir karşılaştırmaya girmemeye dikkat edeceğimin sözünü verdim kendi kendime."

ne kadar da iddialı bir "söz"! oysa adim attigindan itibaren mukayese basliyor. mukayese söz konusu oldugunda fark etme ve tefrika basliyor. geldiginiz yerden, orada biraktiginiz insanlardan, o güne kadarki sizden "ayrilmaya" basliyorsunuz. "orada yabanci, burada almanci" olmanin hikayesi orada gizlidir, tafsilati sonraya kalsin.

"çünkü her ülkenin farklı gerçekleri var. yaşam standartları ve tarzları birbirinden oldukça farklı." türkiye'deki bazi seyleri "görmezden gelinemez", "yok sayilamaz", "susulamaz", "kabul edilemez" görüp elestirmeye basladigimda etraftan aldigim cevap... en son annem verdi bana bu ayari! cok da makul geliyor kulaga ilk basta. ama yillardir maruz kaldigimiz bütün sacma uygulamalarin kilifinin tam da burada oldugunu da unutmamak lazim. basörtüsü ile üniversiteye girilememesi veya kürtcenin yasaklanmasi elbette bosuna degildi! avrupa'dan veya dünyadan örnekler getirmenin de anlami yoktu cünkü ne güzel bahaneli isim tamlamamizdin sen "türkiye'nin kendine özgü sartlari". "akıl tutulmamiza" yaptigi önemli katkilar icin tesekkür edip bu gercekle yüzlesmemizin zamani geldi bence.

cünkü "ancak bir de değişmeyen evrensel gerçekler var." ve "farklı bir yere çıktığımızda, mesela yurtdışı, farklı gündemlere, farklı hayatlara bakmaya başladığımızda bizim aslında normal gibi algıladığımız şeylerin anormal olduğunu fark ediyorsunuz." fakat bu gercegi ülke geneli olarak henüz özümseyemedigimiz icin "cemevi" meselesini hala tartisiyoruz mesela. ne diyeyim; cekilecek cilemiz, "kaybedilecek yillarimiz" bitmemis demek ki.

bu yazinin konusu, videonun giris kismi olacakti aslinda.

"gördügüm kadariyla türkiye’deki basin kültüründe yurtdisindan yayin yapmak, yurtdisindan gazetecilik yapmak unutulmus." ve sonrasinda taninmis yurtdisi temsilcileri: ufuk güldemir, sedat ergin, mehmet ali birand, ertugrul özkök. reha muhtar ve yasemin congar'i da ekleyebilirsiniz bu listeye.

ve tabii benim de alman gazetelerini okurken "fark ettigim" durum: "ingiliz gazetesini aciyorsunuz, the guardian'i aciyorsunuz, bir sayfa mozambik'ten izlenim, bir sayfa brezilya'dan izlenim, öbür sayfa bambaska bir dünyadan izlenim."

türkiye'nin disariya ne kadar kapali bir ülke oldugunu ancak ülke disinda algilayabiliyorsunuz. en azindan bende öyle oldu. konuyla ilgili günlük hayattan bircok misal zikredilebilir. basli basina basina bakmak bile ögretici oluyor. afrika'daki bir ic catismanin almanya'nin ciddi gazetelerinden sürmanset verildigini görünce "uyandim" meseleye. türkiye'deki gazetelerin dis haberlerine "alici gözle" baktiniz mi bilmem ama cogu "basbakan suraya gitti", "cumhurbaskani falancayi agirladi", "disisleri bakani filanca ülkeyi ziyaret etti"den mütesekkil. bundan gayri "sözde soykırımi oylayacak olan senato/alt meclis", avrupa birligi ve de enerji-dogalgaz temali rusya haberleri var. ki bu son iki baslik ekonomi sayfasina da "meze" olmakta. berlusconi'nin zamparaliklari var bir de, unutmamak lazim! sinir komsumuz suriye'den ancak orada isler cigrindan ciktiginda haberdar oluyoruz. bir de bayramlarda tellerin üzerinden atilan hediyeler vardi, hakkini yemeyelim! herhangi bir ülkenin tarihini, kosullarini, gündemini bilen, takip eden kac kisi var? herhangi bir ülke bir sekilde gündemimize girdiginde [ki genelde türkiye'nin taraf oldugu bir kriz oluyor bu] birkac monser ana akim medyada boy gösteriyor, günü kurtariyoruz! onlarin alternatifi de her konu hakkinda edecek 3-5 kelami bulunan televizyon horozlari... [tabir ahmet turan alkan'a aittir] o haftanin menüsünde bir baska ülke varsa "bana faydasi olmayan kliselerin" gevelendigi sözlerle program dolduruluyor. öyle olunca da seviye "esed mi, esad mi?"dan öteye gitmiyor tabii. almanya da erdogan'in ziyaretleri disinda hiristiyan demokrat bir siyasetcinin yaptigi türkiye'nin ab üyeligine karsi cikan aciklamalarla giriyor gündeme. hos, artik "ab üyeligi" gazimiz da kacti, onu da pek umursamaz olduk! bu durumda yapilan klasik yorum da "merkel'in türkiye'yi ic siyaset malzemesi olarak kullanmasi" oluyor. böylece herkes meseleyi tek cümle ile cözümlemenin huzuruna eriyor. almanya'nin ic siyaseti nedir, "entegrasyon" tartismalari etrafinda neler söyleniyor, almanya'daki kimlik meselesi ve almanlik neye evriliyor, islam konusu nasil ele aliniyor, bütün bu konularda kim hangi "cümleyi kuruyor" bilmeden, bilemeden ve daha da önemlisi merak dahi etmeden cözüveriyoruz problemi. yesiller'den veya sol parti'den biri kürt veya ermeni meselesinde görüs belirttiginde veya diyarbakir'i ziyaret ettiginde de "ülkeyi bölmek isteyen dis mihraklar" deyip geciyoruz ne de olsa.

isin daha tuhaf tarafi ise bütün bu "alakasizligimiz"a ragmen bölgesel güc olma "gazimiz". hükmedecegiz ama neye hükmedecegimiz konusunda fikrimiz yok! balkanlardan afrikaya kadar bölge tarihe dayanan bircok avantajimizin oldugu dogru, söyleyeceklerimiz orada yankilanacaktir ama sirf bu yüzden kime ne dedigimizi bilmeden ses cikarmak bizi nereye götürür? herseyi gectim bu "alakasiz akilla" bölgede güc olmak bölgeye ne kazandirir? kendi sinirlari icerisinde trafige nizam veremeyen "ortak akil" ve "insan kalitesi" aleme nasil bir nizam verir, ne teklif eder? herseyi maddiyata döktük; iyilesen ekonomi ve büyüme oranlari, yükselen binalar ve kisi basina düsen gayri safi milli hasila miktari... peki, kisi aklina takilan soru miktari nasil artar?

bölgedeki ülkelere bakip kendine rol bicmek iyi güzel de bölgesel güc olmak onlari gecmek degil bölgede hesabi olan bütün "güc"lere söz gecirmek demek.

avrupa'nin ahlaksizligindan degil türk'ün alakasizligindan kacinmadan o is zor, cok zor yonca!

nsu konuşuyor: "bostanda bitmedik ya anacım, bizim de geçmişimiz var!"




konu ciddi ve fakat mizahımdan da pek ödün vermek istemiyorum. aslında ironi güzel bir şeydir ağalar. günde iki üç kaşık yiyiniz. mideye iyi gelir. zira sanki bakıyorsun, birtek bu üç insanevladı varmış da, bunlar çatır çatır adam öldürmüş de, kimseler farketmemiş de, profesyonel şekilde çalışmışlar da...

At kafasi

Almanya`ya ilk geldigimde dikkatimi ceken konulardan biri de ister istemez irkcilik konusuydu. Almanlar ile cok hasir nesir olmadigimdan, konusulanlari da cok anlamadigimdan "Bu almanlarin neresi irkci" der dururdum. Daha sonralari okuldaki arkadaslarla konustukca, almancaya hakim olup olani biteni anlamaya basladikca durumun ne kadar vahim oldugunu daha net anlamaya basladim. Inanmasi güctü ancak neredeyse tanisitigim her "almanci" ögretmeni, arkadasi, esi dostu tarafindan agir sekilde dislanmaya ve asagilanmaya maruz kalmislardi. Oran yüzde 80`e yaklasiyordu. Yani neredeyse hepsi!

frauenquote* - olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç düşünmemeli mi?

topun üzerinde "çalışma hayatında eşit haklar" yazıyor / balon içinde: "tut!"
*frauenquote: kadın kontenjanı


başlarken...


bir şekilde malumunuzdur ki, kadınım. xx kromozomuyla gelmişim dünyaya. benim seçimimde olan bir şey değil. babamın x leri y lerini aşıvermiş, hoop sonra ben. çift cinsiyetli falan da doğmayınca karşınızda "bağyan katavaşya". birçok insana, millete ve hükümete dert olan bir vajinam, dekolte giymememek konusunda uyarıldığım memelerim var. o vajinadan siziler gibi insanları doğurabilme kabiliyetim, o memelerle yine o insancıkları besleyebilme yetim mevcut. doğuştan (ufak tefek arızaları saymaz isek) böyle bu iş.  bana dair beklentileriniz hayli çok. benim de kendimden beklentilerim hiç az değil kadın olarak. istiyorusunuz ki, aynı anda mükemmel bir anne olayım, iyi bir şef, güzel bir arkadaş ve pek tutkulu bir eş. inanın bunların hepsini ben de sizin kadar istiyorum. neden istemeyeyim?

yalnız işte her zaman,  her şey istediğimiz gibi olmuyor. sahi neden olmuyor? kader mi, mukadderat mı, engel mi, çengel mi? hepsinin birarada olması imkansız mı? o niye?

sormaya başladın mı, soruların sonu gelmez de cevaplar nerde?

dün alman federal parlamentosu'nda kadınlara ilişkin bir seçim yapıldı. borsaya açılmış olan büyük şirketlerin yönetim kurullarının beşte birinin kadın olmasına yönelik olan bu oylamadan negatif bir sonuçla ayrıldı muhalefet. liberaller "ekonomiyi böyle bir zorunluluğun altında bırakmak doğru olmaz" dedi en basitinden. hükümet koalisyonunun çatlayıp patlamasını istemedi. seçim programına 2020'de böyle bir kotayı koyacaklarını ekledi. tiyatro bitti.

kadın kotası, hem de en tepelerde bir yerde...

kadın kotası. bana sorarsanız, adı bile yeterince aşağılayıcı. vefakat bu aşağılayıcılığı bir pozitif ayrımcılık olarak görmeye çalışalım da devam edelim...

ennn bir yüksek kademelerde, kadın kotasına ihtiyaç var mı?

cevap veriyorum:

yok.


aslında şu kadarını
söyleyip "watch the world burn" diyerek kenarıya çekilmeyi de isterdim; ama yok yok. ben size kartal yuvasında neden bir kadın kotasına ihtiyaç olmadığını; bununla ekonomik cinsiyetçi bir eşitlik neden sağlanamayacağını anlatacağım dilim döndüğünce.

kadına, çokuluslu, büyük şirketlerin yönetim kurullarında kontenjan ayırarak değer biçemezsiniz. yine kadına, "evinde oturup çocuğunu büyütürsen bizden sana helalinden 120 avro!" dediğiniz gün, kadına biçtiğiniz gerçek değerin ne olduğunu zaten söylediniz. aileleri çocuk bakım evlerine, daha bebek ana rahmine düşmüşken kayıt olmak zorunda bırakmaya başladığınızdan beri kadına ne kadar önem verdiğinizi görüyoruz biz.


kadınların birçoğunun, kariyerlerinin sekteye uğramasının sebebinin "ailevi nedenler" olduğunu biliyor musunuz? bilmiyorsanız da aklınıza esiyordur ara ara...
kadın deyince akla evvela anne, sonra ailenin hasta bakıcısı geliyor. bu sadece oryantalist kültürlere ait bir sınıflandırma değil. buralarda da böyle.

artık farazi değil de, biraz istatistiklerle konuşalım.

norveç'te çalışabilir kadın nüfusunun %74 ü işe gidiyor. Almanya'da bu oran %65.

norveç'te çocukların 2008 senesinden bu yana yuva yeri hakları mevcut ve 3 yaşından küçük çocukların %79'u bir yuvaya gidiyor. yuvaların birçoğu tüm gün hizmet vererek, çalışan ailelere büyük kolaylıklar sağlıyor 
almanya'da geçen sene yapılan meclis oylamasıyla 2013 senesinden itibaren bir yaşından büyük her çocuğun resmi olarak bir yuva hakkı var. yine 3 yaş altı çocukların yuvaya gitme oranı almanya'da %27,6. ["rakamları küsüratlı vereyim ki salladığım belli olmasın" düşüncesinden uzak durmanız için, linklere tıklamayı ihmal etmeyin.]

3 yaşın üzerindeki çocuklarda, durum biraz eşitleniyor sanılabilir. almanya'da %93,4, norveç'te ise %96 oranında çocuk yuvaya gitmekte. Norveç'te kadın başına 1,95 çocuk düşerken, almanya'da bu oran 1,39 da kalıyor.

Resmi olarak annelik izni, sekiz hafta olarak verilmekte. bundan sonrasında, kadın ya işine geri dönecek ya da çocuğun bakımını üstlenecek kurumun olmadığı yerde çocuğa bakacak ve güle güle iş yeri. bir sene kadar, çocuğa baktığı için "para" alan kadın, eski iş yerinden olduğunda bir de "bakım parası" denilen 120 avroya kalacak...kariyerinde 3 yıllık boşluğu olan orta yaşlı bir kadının tekrar o basamakları çıkmasının zorluğuna dair bir fikriniz var mı?
Peki, iş yerlerine entegre şekilde bulunan iş yeri kreşleri hem kadının emzirdiği çocuğuyla birlikte olmasını hem de iş yerinde ciddi bir verimle çalışmasını sağlamaz mı? -düşünün, fikrinizi belirtin hatta-

bu noktada işkembeden sallamamak için arbeitsmarktintegration istatistiklerine bakmak gerekir. yalnız deli gibi aramama rağmen "doğumdan sonra işe dönen kadınlar" a ilişkin istatistiki veriler bulamadım. onun yerine bu var. neticede istatistikler olsalardı da, bu verilerle de çok dikkatli çalışmak gerekirdi. kadınların yüzde kaçı ilk iki senede dönüyor, benzer ücretlerle mi, yoksa yarım zamanlı çalışmalarla mı dönmekteler, döndükten sonra yaşıtları ve tecrübeleri benzer çocuksuz kadınlarla yaklaşık işlerde mi çalışıyorlar...işte tam olarak bu soruların cevabını bulabildiğimizde ve ortadaki haksızlıkları belirleyip aksi yönde girişimlerde bulunduğumuzda "kadın hakları ve özgürlükleri" ile "cinsiyet eşitliği" konusunda iki adım ileri gitmiş oluruz. yoksa zaten atını alıp üsküdarı geçmiş, kariyerinde "çocuk" "hasta aile bireyi" gibi şeylerle karşılaşmadan (daha doğrusu bunların sorun olmadığı bir cemiyetten gelerek) bir yerlere gelmiş kadını illâ oraya sokmamak gibi derdi yok kapitalist amcaların. bak condelizza rice'a...bak tansu çiller'e...bak rahmetli margeret'a...kapitalistin kadını mı olur la?

kapitalizm alt ve orta tabakalardaki kadının ümüğüne basmayı kesse, yetecek; ama güzel bir atasözünü şiyar edinmiş olacak bu yüce ideoloji "yılanın başını küçükken ezeceksin". kadının toplum içinde gelişmesini ve etrafını geliştirmesini isteyen kim? iki yüzlü cinsiyetçi tedbirler, tutmamış kireç gibi sırtımıza bulaşıyor. zaten nasıl ki demokrasi cukkadanak tepeden giydirilemezse, kadın hakları da öyle meclisteki 500 kişinin oylamasıyla elde edilemez. babilon'u yakacaksak, aşağıdan tutuşturacağız hanımlar. ona göre!


bu çok istatistikli, okumalı, şarkılı yazıyı yavaş yavaş nihayete erdirmek istiyorum ve kadınların "neden kariyer sahibi olamadıkları" sorusuna verdikleri yanıtla sizleri baş başa bırakıyorum.




biterken...[hayır, çocuk da yaparım kariyer de şarkısını koymuyorum. azıcık müzik dünyamız zenginleşsin]


korkma, sinmez!

bop, proaktif dis politika, stratejik derinlik, bölgesel güc, soft power, komsularla sifir sorun, akraba topluluklar...

tam olarak neye tekabül ediyorlar veya birbirleriyle ne kadar iliskililer, hangisinin birbiriyle alakasi bile yok, hangisi gercek, hangisi gercek üstü?

bilmiyorum.

bütün bu kelime kalabaliginin icinden "almancilarin" payina da "yurtdisi türkler" düstü.

belki olanlar, belki en azindan bir kismi iyi de hatta.

bilmiyorum.

sadece icime sinmeyenler var, söylemem lazim.

neden?

cünkü insan neyin dogru oldugunu bilmese de bazen, hatta belki cokcana... neyin dogru olmadigini bilebiliyor, en azindan hissediyor. sinmiyor iste, içine sinmeyenler. ve istikametinden korktugunda insan, bir tek sinmeyenlere güvenebiliyor. o kadar.

erdogan'in almanya'ya gelip ortaligi karistirmasi, davutoglu'nun westerwelle'ye cikismasi hosuna gidiyor bircok kisinin. anliyorum! ama beni kizdiriyor. her zaman olmasa da bazen.

erdogan "asimilasyon" derken "entegrasyon" derken neyi kastediyor merak ediyorum mesela. hani biri insanlik sucu, digeri ise almanya'da yasayan türkiye vatandaslarini tesvik ettigi "olgu" ya... nasil dolduruyor erdogan bu "olgu"nun icini acaba? entegrasyondaki "ast-üst" iliskisinin basbakabi rahatsiz etmisligi vaki midir? "leitkultur" ne demek kendisi icin? burada yasayan türkler hangi "lightkultur"e tutunarak o "leitkultur"de kaybolmadan var olabilecek diye düsünmüs müdür mesela?

sahi "devletimiz" ne biliyor burada yasayanlar hakkinda? yillar önce terk ettigi babanin birden ortaya cikip esip gürlemesinden ne kadar farkli "devletlülerimizin" yaptigi? yillarca itilip kakilmis, sirtini sivazlanayi olmamis evlatlarin bir kismi tav olabilir babanin tavrina, ki en cok da onlari anliyorum. fakat isin "hakikatine" ne kadar temas ediyor "baba"nin yaptiklari?

nsu, jugendamt, yanginlar...

calakalem gecistirilecek mesele degil hicbiri.

üzerine kafa yormak, konusmak gerek. hal-i pürmelali orta yere dökmek gerek.

amacim etraflicana bu konulara girmek degildi, hala da degil.

zaman avrupa'da yayinlanan su haber, buralara getirdi beni:

milletvekilinin istekleri kafama takildi. ne de güzel siralamis degil mi vekilim? nasil da kulaga hos geliyor!

- türk cocuklari bakimevlerinde bir arada koruma altina alinmali...

- baslarindaki pedagoglar ve psikologlar türk olacak...

- cocuklar tamamen kendi kültürlerine göre büyüyecek...

- kizlar farkli evlerde, erkek cocuklari farkli evlerde bakim altina alinacak...

- yemekler islami usullere göre verilecek ve cocuk yetirtirilirken türk örf ve adetlerine uygun yetistirilecek...

okuyunca aklimdan hemen su gecti: "bunlar saglanacaksa jugendamt bütün cocuklara el koysun, hatta türkiye'deki cocuklari da yollayalim buraya!"

belki birileri safi iyi niyet, safi caba; bilemiyorum.

ama benim durdugum yerden "almancilar" umursanmamaktan siyasi malzeme olmaya terfi etmis gibi görünüyor siklikla.

alisigiz ne de olsa: "das sein" türk varligina armagan olsun, geriye "das nichts" kalsa da olur. macht nichts!

["erdogan'in listesi"nde sartre yoktu ama, bu seferlik idare eder umarim]

Fakirlik mi? Elektrik kontagi mi?



 Eger eziyet, dert ve bela ben dilenciye yoldaslik etmeseydi
Gurbet ellerde yalniz basima kalakalirdim ( Selimi)


"Nerede bir kundaklanan vatandasimiz var ise bir oradayiz" gibisinden bir  siar Almanya'daki son gelismelerden sonra devletimizin yurtdisindaki vatandaslari icin yerinde olabilir. Zira kollektif bellegimizde Möln ve Solingen'in izleri hala sicak dururken, NSU cinayetlerinin aydinlatilmak istenmemesi ve son olarak bu davada Türk basin mensuplarina yer verilmemesi aklimiza ilk etapta irkci odakli saldirlari getiriyor ve getirecek de.

Stuttgart'taki elim yanginda bir anne ve yedi cocugunun ölümünden sonra, devlet yetkililerinin birbiri ardina yaptigi " kundaklama degil" aciklamalarina bir benzeri daha eklendi. Bir Alman ve Arnavut vatandasin hayatina malolan yanginin ciktigi apartmanda Türklerin de oturdugu ögrenildikten sonra Bekir Bozdag su soruyu sordu: "Sadece Türklerin meskun oldugu evlerde mi elektrik kontagindan yangin cikiyor?"

Bu soruya iki türlü cevap verilebilir. Birincisi: "Almanya'da bir irkcilik sorunu vardir, irkci motifli saldirlarin üzeri böylece örtülmek istenmektedir. Böyle bir ihtimal olabilir. Hem hangi devlet böyle ayiplari siradan olaylarla örtmek istemez ki? Hatta bazi ülkelerde herkesin gözleri önünden yakilan insalarin görüldügü davalarin zaman asimina ugradigi bile oluyor."
Ikinci cevap su olabilir: "Türkiyeli göcmenler gelir durumlarindan dolayi restorasyon ihtiyaci olan, gettovari mahallerde devletin sosyal daireler (soziale wohnungen) diye tabir edilen alt gelir sinifina hitap eden yerlerde oturuyor Bu tür evlerde yangin cikma olasiligi, Türkiye'deki bir bakanin evinde yangin cikma olasiligindan cok daha fazladir."

Stuttgart-Backgang'da bir aileye mezar olan o evin eskiden deri fabrikasi olarak kullanildigi cogu kisinin malumudur. Almanya'daki Türklerin hangi sosyo-ekonomik kosullarda yasadigi bilinmedigi icin böyle aciklamalari son derece masumane ve art niyetsiz buldugumu da belirtmem gerekir. Böylesi olaylarda sadece kundaklama ihtimali üzerinde duran sayin yetkililere sormadan edemeyecegim.

Türk oldugu icin Hauptschule'lere gönderilen ve bu yüzden istedigi meslegi yapamayan genclerin hayalleri KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

 Herhangi bir yol gösterini olmadigi icin, ömrünün bir kismini ya da kalanini dört duvar arasinda gecirmek zorunda kalan delikanlilarin yillari KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

 Frankfurt'ta, Berlin'de, Hamburg'da ya da Almanya'nin herhangi bir yerinde vücudunu satmak ve fuhus yapmak zorunda kalan kizlarin gelinlikleri KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

Memleketine gidemez halde, dilini bile yarim yamalak bildigi insanlarla hayatin kiyisindaki bir huzurevinde ömrünün geri kalanini gecirmek zorunda kalan, hani o parmak izlerini bile kaybeden ninelerin ve dedelerin ömürleri KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

Tam altin vurusu yapacakken yakalanmis bir genc, sadece tatillerden tanidigi bir ülkeye gönderilirken iki polis esliginde, birakmak zorunda kaldigi hatiralari KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

Cocuklarina anneleri temizlik yapmaya giderken onunn neden calisamadigi sorulan issiz bir babanin, babaligi KUNDAKLANMIS sayilmaz mi?

Kundaklanmis olmak icin birinci, ikinci ve ücüncü derece yaniktan haric bir de fakir olmak vardir. Bu vesile ile devlet yetkililerine sunu demek istiyorum: " Ve o yangin hicbir zaman sadece elektrik kontagindan cikmaz!"

Bu yüzden vatandaslarinizin hangi kosullarda yasadigini bilmekte büyük varar!

biz alamanya'dayken



blogumuzun atamasi yapilmayan yazarlarindan pnarimu "izne gittigi" memleketi bursa'daki izlenimlerini not etmis, buyrun! en nihayetinde, alamancilasiyoruz mütemadiyen.

***

6 aydir memlekete gelmiyordum; berlin memlekete içerik olarak uzak olmasa da, mesafeler ve sınırları hepimizin malûmu. bu yüzden ben alamanya'dayken alıştığım şeyleri; hiç yoktan ilk 2 gün yokluklarını veya farklı uygulamalarını garipsememi yazmak istedim.

- panik yok; pazar günü de marketler, dükkanlar açık

- daha da rahatla, 8'den sonra da dükkanlar açık, gece 12'ye 1'e dek yolu var.

- ben türkiye standartlarında bir boya sahibim kadın olarak, ki bu da kaldırım yüksekliğinin bacak boyuma eşit olması demek.

- kırmızı ışık çat diye yeşil, yesil çat diye kırmızı oluyor. aman dikkat !

- trafikte kayıtsız şartsız üstünlük arabanındır.

- dolmuş hariç her yerde kredi kartı geçer.

- herkes sabırsızdır, 2 saniye beklemeye tahammül yok. bunu uçak vatana inince pasaport kuyruğundan itibaren anlayabilirsin.

- pratik zekayı hatırlarsın! market önünde hangi sodayı alsam diye tartışıp karara varırsın, içeri girdiğinde sodan hazir bakkal amca tahsilatı beklemektedir.

- bisikletin ve sahipli kedi kopeğin sokaklarda çok da esamesi okunmaz.

- yokuş çıkmayı hatırlarsın.

- güneşi selamlar ve güneş gözlüğünü ararsın.

- kadınsan laf yemeyi hatırlarsın. not : pelin batu gibiyseniz yediğiniz laf ve bakışları italyanca düşününüz.

- erkeksen; bıyık bir üniforma olmuş hemcinslerinde hep göreceksin şaşırma.

- toplu ulaşım, ona ulaşabilmişin yanına kâr kalıyor. yani metro kısacık, bir yerden bir yere gitmek zor.

- herkesin acelesi var; dakikliğin kullananı yok.

- her yer çocuk ve hepsi var gücü ile ağlayıp, tepiniyor; anneler çaresiz. şimdilik bu kadar.

Für wen bist du?

Almanya'da karsilasacabiliceginiz en kötü sorulardan biri: "Dünya Kupasi'nda hangi takimi tutuyorsun?"

Bu videoyu gördükten sonra tüm kalbim ile Almanya'yi destekliyorum.


unwort

almanya gündemini takip edenler, "unwort des jahres" kavramina asina olduklari gibi 2012 ilinin "unwort"unun da opfer-abo oldugunu da duymustur. bu kelimenin ve secilmemelerine ragmen listeye giren diger iki kelime olan pleite-griechen ve lebensleistungsrente'nin neden tercih edildigine dair aciklamalari su adresten ögrenebilirsininiz. burayi incelerken 20. yüzyilin "unwort"unun menschenmaterial oldugunu ögrenmis oldum.

konumuza dönersek, öncelikle "unwort" kelimesini cok sevdigimi söylemeliyim. ama hikaye 1971'de secilmeye baslanan, almanlara yakismayacak bir ciddiyetsizlikle devami bir süre getirilemeyen fakat 1977'den günümüze kadar düzenli olarak aciklanan "wort des jahres"e dayaniyor. bir grup insan da 1991'den itibaren suradaki aciklamayla gerekcelendirdikleri üzere "unwort des jahres"i secmeye basliyor. isteyen herkes kelime teklifinde bulunabilirken karari bir jüri veriyor. (bütün secilmis kelimeler icin de söyle alalim sizi!) korkmayin, bunda hincal uluc yok! gerci böyle kelimeyle ilgili bir meselede jüri denince benim aklima "bir kelime bir islem" yarismasindaki jüriler geliyor. islemci bey amca herkesin yapabildigi dört islemleri tasdik etmekten baska bir ise yaramazken kelimeci bey amca kahir ekseriyetle daha uzun kelimeyi bulur, daha uzunu bulamasa bile jokersizini bulur, o da olmazsa sirf tad kacirmak icin yarismacilarin bulamadigi kelimeleri siralardi.

konuyu dagitmayayim. google marifetiyle konu hakkinda ayrintili bilgi edinmeye calisirken avusturya'da wort des jahres'in, isvicre'de de umwort des jahres'in secildigini ögrendim.

türkiye gibi kelimelerle kavgali bir ülke icin bütün bunlar ne ifade eder bilemiorum ama öyle iste!

Quasimodo'yu nasil bilirdiniz?

Uzun zamandir Almanya'da ana akim medya tarafindan sik bahsedilen bir konu var. Sosyal medyada daha cok rastlanilan bu konu, gecici oturma müsadeleri bulunan Romanlarin sinir disi edilmeleri. Bir gece yarisi bir cok polisin evinize girip sizi yataginizdan uyanadirip, yaniniza alabileceginiz bir kac esya ile bir ucaga binip gönderdigini düsünsenize! Romanlarin sinirdisi edilmelerine karsi olanlarin argümanlari son derece insani ve anlasilabilir. Kosava'ya ya da Makedonya'ya  sinirdisi edilen cogu Roman'in bu ülkelerde ugradiklari irkci saldirilar, yüzde 90'a varan issizlik oranlari ve insani olmayan kosullar...

Romanlar Almanya'da yasal olarak taninan 3 azinliktan bir tanesi. Türkiye'dekinin aksine kendilerini Sintiler olarak tanimliyorlar ve 700 yili askin süredir bu topraklarda yasiyorlar. Tarihi olarak neleri arkalarinda biraktiklari cogu kimse tarafindan bilinen bir sey degil. Nazi rejiminin en kanli zamanini yasayan bir toplum Sintiler. Avrupa'da maruz kaldiklari zulüm ise daha öncelere dayaniyor. Cocuklari kacirip, kan ictiklerine varincaya kadar nice ön yargilar, söylentiler ve dislanmisliklar...

1926 yilinda  Weimar Cumhuriyeti'ndeki "Cingeneler ile Mücadele Plani"nda yer alan ve Alman Polis Teskilati tarafindan toplanan bilgiler ta 1899 yilinda kurulan “Bavyera Cingene Merkezi"ne (Bayerische Zigeuner Zentrale) dayaniyor. 1936 yilinda Almanya´da yasayan cingenelerin (burada cingene tabirini kullanma nedenim, belgelerde "zigeuner" sözünün gecmesidir) kayit altina alinma fikri, Heinrich Himmler'in 1938 yilinda Polis Merkezi'nin Berlin'e tasinmasiyla yasal dayanagina ulasir. "Reichzentrale zur Bekämpfung des Zigeunerswesen" (Devlet Cingeneler ile Mücadele Merkezi) zamanla tüm karakollari da kapsamina alarak o dönemin Almanyasi sinirlari icinde yasayan Romanlari kayit altina alir. Devletin böyle bir mekanizmayi kurusunu Sinti ve Romanlar'in yok etmenin ikinci basamagi olan yasal düzenleme takip eder. 8 Aralik 1938´de kabul edilen bu düzenlemeye göre "yapilan biolojik arastirmalar ile kazanilan bilgiler neticesinde Cingene irkinin Alman irkina yabanci oldugu tespit edilmis ve 'Cingene Sorunu'nun cözümüne karar verilmistir“. Göcebe olan bir toplulugun yok edilmesi icin önce yerlesik hayata gecirilmesi gerektigine inanan Nazi rejimi, 7 Ekim 1939'da Roman ve Sintiler icin yerlesik olma mecburiyeti gerektirir. Ondan sonrasi zaten diger bir cok azinligin da basina gelen bir cok felaket ile ayni. 16 Aralik 1942'den itibaren Himmler'in emriyle o zamanlar sayilari 300.000 ile 500.000 arasinda tahmin edilen Sinti ve Romanlar toplama kamplarinda katledilir.

Bu tarihi arka planin da yardimiyla su saptamayi yapma ihakkini kendimde görüyorum: 500.000 kisiyi cok degil daha 70 yil kadar önce katletmis ya da bu insanlarin katlinde payi olmus bir ülke, o insanlarin torunlarina bugün hala ayni muameleyi reva görüyorsa, tarihten pek de ders almamistir. Soykirimin azi cogu olmaz, soykirimlar yok edilen kisi sayisina göre degerlendirilemez. Yahudiler ile ilgili herhangi bir konudaki rasyonel düsünme imkanlarini bundan 70 yil önce gaz odalarinda kaybeden Almanya'nin Romanlar konusunda neden bu kadar kati olduklarinin altinda yatan tek neden ise, Romanlarin tarihin hic bir zamaninda güclü bir abilerinin olmamasi.

Bu yaziyi yazmadan önce bir hayli düsündüm "Tanidigim ilk romanlar kimlerdi?" diye. Aklima ilk onun ismi geldi: Quasimodo. Victor Hugo'nun Notre Dame'in Kamburu romanindaki kahraman... Hani Hugo tarafindan 3 defa kendi icine hapsedilmis olan zangoc. Katedralin duvarlari arkasinda hapsedilmis, iyi ruhu cirkin bir vücuda hapedilmis ve cingene oldugu icin dönemin halki tarafindan kendi icine hapsedilmis olan Quasimodo'dan bahsediyorum. Zira tanidigim en hibrid ve ayni zaman ilk Roman kökenli insandir o.

Teknik alanda  pek gecemesek de zulüm alaninda rahat yarisiriz Almanlarla. Romanlara Türkiye'de yapilanlar cok da farkli degil Almanya'dakilerden. Bir kac yil önce Manisa'da evleri yakilan Romanlar ile Sulukule'ye yapilanlar bu zulümün en bilinen örneklerinden. Hani ise alinmamalarini, irkciliga maruz kalmalarini falan saymiyorum bile.

Bir yerlerde okumustum, cingenlere kötülük yaparsak, dolunay zamani ayi calip küpe yaparlarmis kendilerine. Tehlikenin farkinda misiniz? Siz ister misiniz bilmem ama sirf bu yüzden isiksiz kalmayi hic istemem. Bu nedenle Romanlari varolus mücadelelerinde desteklemek, karanliga karsi atilacak en büyük adimdir.

Ha bu arada nasil bilirdiniz Quasimodu'yu?

Iyi bilirdik, her sey o Frollo'nun ibneligi!


Dövülen Cingenenin Sarkisi

Yirmi dört samar!

Yirmi bes samar!
Anacigim sarar beni
Gece gümüs kagitlara


Ah yol muhafizi

Ah yol muhafizi
Ne olur bir yudum su
Baliklardan, kayiklardan
Ne olursun, bir yudumcuk


Ah muhafuz komutani

Ah muhafiz komutani
Yan gelmissin odanda
Hani ipek mendiller,
Kurulayim yüzümü
Federico Garcia Lorca

dokuz

dokuz yil evvel, yine böyle bir gündü...
ekim aynin 14'ü,
bir ucak ucuverdi.
o zamana kadar 10'dan geri omuz omuza sayiyordum,
simdi yillari sayiyoruz.
arada bir saat fark vardi,
ama o bir saate nelerin sigdigini bilmiyordum.
ve bilmiyordum,
frankfurt'un halt ettigini
berlin'in yaninda
mevz-u bahis okulsa.
gerisi teferruat.

üc ekim hatirasi



bugüne ait bu iki fotografi bünün anlam ve önemine binaen yazdigim su dörtlükle beraber paylasmak istiyorum:

bugün gorbatschow'dan bir armagan,
yoksa ossi olurdun sen inan,
bugün günlerden üc ekim,
zum mitnehmen olsun dönerim!


kestirme cözüm

dil, din, etnik köken, tarih, cinsiyet gibi insanin kimligini olusturan neredeyse her konunun "tartisma alani" oldugu bir ülke türkiye. günümüzde genelde avrupa, özelde almanya'nin ise kimlik meselesinin bircok alt basliginda zihinlerin daha berrak oldugunu söyleyebiliriz. meselenin en büyük "sapma" yaptigi grup ise "göcmenler". kültür farkligi, arap ve türkler özelinde oldugu sekliyle dini farkliligi da icerdigi icin daha da büyük bir mesele haline geliveriyor ve ortaya cogunluk toplumu (mehrheitsgesellschaft) icin "bas edilmesi" gereken meydan okuma (challenge, herausforderung) cetrefillesiyor. böyle olunca türkiye'deki tartismalarda hakim olan zihnî seviye kalitesizligi almanya sinirlarinda da arz-i endam ediyor.

meseleye yaklasim belirli korkularla malul olunca refleksler öne cikiyor ve omur ilik hayatiyetimizi sürdürmede önemli görevler görse de sosyal meselelerde isleri daha da karistirip cözümsüzlüge hizmet ediyor. türkiye tarihi ayni zamanda sorunlari "omuriliginin dogrusuna gidip" cözmek adina hukuka attirilan taklalar ve daha sonra ortaya cikan yumagi cözmeye calisirken harcadigimiz enerjinin tarihidir. ayni durumu bir kez de almanya'da yasamak ise sadece trajedinin tonunu koyulastiriyor.


memleket hasreti tarafindan sarlamalananlar icin buruk bir özlem giderme merasimi haline gelen bu akil tutulmasi kendisini en son sünnet tartismalari vesilesiyle gösterdi. yarin bir gün gündem degisir ve bir baska vesileyle kendisiyle yeniden yüz göz oluruz, konu bahane!

sünnet yasaginin berlin'de asildigi(!) haberini okumussunuzdur. buna göre üc sarti saglayan aileler cocuklarini sünnet ettirebilecek. sünnetin belli bir standarda oturtulmasi zaten en basindan beri olmasi gerekendi. ailenin bilgilendirilip onayinin alinmasi ise isin "goygoy" kismi. zurnanin en tizinden zirt dedigi yer ise sünnetin dini gerekcelerle yapildiginin belgelenmesi. bunun her seferinde tekrarlanmasinin gereksizliginin yaninda bu sart müslüman veya yahudi olmayan birinin cocugunu sünnet ettirememesi sonucunu dogurur ki, nerden baksan tutarsizlik, nerden baksan ahmakca! en bastan beri bircok insanin sirf saglikli oldugu icin cocugunu sünnet ettirdigini söyleyen müslümanlar meselenin bu kismiyla pek ilgilenmedi nedense. meseleleri cözmenin bu türüne oldukca asinayim ve bu seviyedeki bir "ortak akil" orta ve uzun vadede sünnetli olsun veya olmasin, yarali parmaga iseyecek idrar üretmekte idrak sikintisi cekmeye mahkum!

hikayenin sonunu biliyorum ve keske olmayacak olsa sonumuz böyle.

neyse canim, mesele cözüldü ya! "simdi sevin almanya, sevinmek vakti bu an"!

kulaklara kacan kar suyu da yanimiza kâr kaldi, hayrini görelim!