müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

mesut ali

bu yazinin konusu ve konugu mesut ali.

diyecegim fazla birsey yok hakim bey... bilgiler icin söyle buyrun:


ve de abilerin iki videosu:



"yakin durun; denk getirirseniz, gidin dinleyin" derim.

frauenquote* - olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç düşünmemeli mi?

topun üzerinde "çalışma hayatında eşit haklar" yazıyor / balon içinde: "tut!"
*frauenquote: kadın kontenjanı


başlarken...


bir şekilde malumunuzdur ki, kadınım. xx kromozomuyla gelmişim dünyaya. benim seçimimde olan bir şey değil. babamın x leri y lerini aşıvermiş, hoop sonra ben. çift cinsiyetli falan da doğmayınca karşınızda "bağyan katavaşya". birçok insana, millete ve hükümete dert olan bir vajinam, dekolte giymememek konusunda uyarıldığım memelerim var. o vajinadan siziler gibi insanları doğurabilme kabiliyetim, o memelerle yine o insancıkları besleyebilme yetim mevcut. doğuştan (ufak tefek arızaları saymaz isek) böyle bu iş.  bana dair beklentileriniz hayli çok. benim de kendimden beklentilerim hiç az değil kadın olarak. istiyorusunuz ki, aynı anda mükemmel bir anne olayım, iyi bir şef, güzel bir arkadaş ve pek tutkulu bir eş. inanın bunların hepsini ben de sizin kadar istiyorum. neden istemeyeyim?

yalnız işte her zaman,  her şey istediğimiz gibi olmuyor. sahi neden olmuyor? kader mi, mukadderat mı, engel mi, çengel mi? hepsinin birarada olması imkansız mı? o niye?

sormaya başladın mı, soruların sonu gelmez de cevaplar nerde?

dün alman federal parlamentosu'nda kadınlara ilişkin bir seçim yapıldı. borsaya açılmış olan büyük şirketlerin yönetim kurullarının beşte birinin kadın olmasına yönelik olan bu oylamadan negatif bir sonuçla ayrıldı muhalefet. liberaller "ekonomiyi böyle bir zorunluluğun altında bırakmak doğru olmaz" dedi en basitinden. hükümet koalisyonunun çatlayıp patlamasını istemedi. seçim programına 2020'de böyle bir kotayı koyacaklarını ekledi. tiyatro bitti.

kadın kotası, hem de en tepelerde bir yerde...

kadın kotası. bana sorarsanız, adı bile yeterince aşağılayıcı. vefakat bu aşağılayıcılığı bir pozitif ayrımcılık olarak görmeye çalışalım da devam edelim...

ennn bir yüksek kademelerde, kadın kotasına ihtiyaç var mı?

cevap veriyorum:

yok.


aslında şu kadarını
söyleyip "watch the world burn" diyerek kenarıya çekilmeyi de isterdim; ama yok yok. ben size kartal yuvasında neden bir kadın kotasına ihtiyaç olmadığını; bununla ekonomik cinsiyetçi bir eşitlik neden sağlanamayacağını anlatacağım dilim döndüğünce.

kadına, çokuluslu, büyük şirketlerin yönetim kurullarında kontenjan ayırarak değer biçemezsiniz. yine kadına, "evinde oturup çocuğunu büyütürsen bizden sana helalinden 120 avro!" dediğiniz gün, kadına biçtiğiniz gerçek değerin ne olduğunu zaten söylediniz. aileleri çocuk bakım evlerine, daha bebek ana rahmine düşmüşken kayıt olmak zorunda bırakmaya başladığınızdan beri kadına ne kadar önem verdiğinizi görüyoruz biz.


kadınların birçoğunun, kariyerlerinin sekteye uğramasının sebebinin "ailevi nedenler" olduğunu biliyor musunuz? bilmiyorsanız da aklınıza esiyordur ara ara...
kadın deyince akla evvela anne, sonra ailenin hasta bakıcısı geliyor. bu sadece oryantalist kültürlere ait bir sınıflandırma değil. buralarda da böyle.

artık farazi değil de, biraz istatistiklerle konuşalım.

norveç'te çalışabilir kadın nüfusunun %74 ü işe gidiyor. Almanya'da bu oran %65.

norveç'te çocukların 2008 senesinden bu yana yuva yeri hakları mevcut ve 3 yaşından küçük çocukların %79'u bir yuvaya gidiyor. yuvaların birçoğu tüm gün hizmet vererek, çalışan ailelere büyük kolaylıklar sağlıyor 
almanya'da geçen sene yapılan meclis oylamasıyla 2013 senesinden itibaren bir yaşından büyük her çocuğun resmi olarak bir yuva hakkı var. yine 3 yaş altı çocukların yuvaya gitme oranı almanya'da %27,6. ["rakamları küsüratlı vereyim ki salladığım belli olmasın" düşüncesinden uzak durmanız için, linklere tıklamayı ihmal etmeyin.]

3 yaşın üzerindeki çocuklarda, durum biraz eşitleniyor sanılabilir. almanya'da %93,4, norveç'te ise %96 oranında çocuk yuvaya gitmekte. Norveç'te kadın başına 1,95 çocuk düşerken, almanya'da bu oran 1,39 da kalıyor.

Resmi olarak annelik izni, sekiz hafta olarak verilmekte. bundan sonrasında, kadın ya işine geri dönecek ya da çocuğun bakımını üstlenecek kurumun olmadığı yerde çocuğa bakacak ve güle güle iş yeri. bir sene kadar, çocuğa baktığı için "para" alan kadın, eski iş yerinden olduğunda bir de "bakım parası" denilen 120 avroya kalacak...kariyerinde 3 yıllık boşluğu olan orta yaşlı bir kadının tekrar o basamakları çıkmasının zorluğuna dair bir fikriniz var mı?
Peki, iş yerlerine entegre şekilde bulunan iş yeri kreşleri hem kadının emzirdiği çocuğuyla birlikte olmasını hem de iş yerinde ciddi bir verimle çalışmasını sağlamaz mı? -düşünün, fikrinizi belirtin hatta-

bu noktada işkembeden sallamamak için arbeitsmarktintegration istatistiklerine bakmak gerekir. yalnız deli gibi aramama rağmen "doğumdan sonra işe dönen kadınlar" a ilişkin istatistiki veriler bulamadım. onun yerine bu var. neticede istatistikler olsalardı da, bu verilerle de çok dikkatli çalışmak gerekirdi. kadınların yüzde kaçı ilk iki senede dönüyor, benzer ücretlerle mi, yoksa yarım zamanlı çalışmalarla mı dönmekteler, döndükten sonra yaşıtları ve tecrübeleri benzer çocuksuz kadınlarla yaklaşık işlerde mi çalışıyorlar...işte tam olarak bu soruların cevabını bulabildiğimizde ve ortadaki haksızlıkları belirleyip aksi yönde girişimlerde bulunduğumuzda "kadın hakları ve özgürlükleri" ile "cinsiyet eşitliği" konusunda iki adım ileri gitmiş oluruz. yoksa zaten atını alıp üsküdarı geçmiş, kariyerinde "çocuk" "hasta aile bireyi" gibi şeylerle karşılaşmadan (daha doğrusu bunların sorun olmadığı bir cemiyetten gelerek) bir yerlere gelmiş kadını illâ oraya sokmamak gibi derdi yok kapitalist amcaların. bak condelizza rice'a...bak tansu çiller'e...bak rahmetli margeret'a...kapitalistin kadını mı olur la?

kapitalizm alt ve orta tabakalardaki kadının ümüğüne basmayı kesse, yetecek; ama güzel bir atasözünü şiyar edinmiş olacak bu yüce ideoloji "yılanın başını küçükken ezeceksin". kadının toplum içinde gelişmesini ve etrafını geliştirmesini isteyen kim? iki yüzlü cinsiyetçi tedbirler, tutmamış kireç gibi sırtımıza bulaşıyor. zaten nasıl ki demokrasi cukkadanak tepeden giydirilemezse, kadın hakları da öyle meclisteki 500 kişinin oylamasıyla elde edilemez. babilon'u yakacaksak, aşağıdan tutuşturacağız hanımlar. ona göre!


bu çok istatistikli, okumalı, şarkılı yazıyı yavaş yavaş nihayete erdirmek istiyorum ve kadınların "neden kariyer sahibi olamadıkları" sorusuna verdikleri yanıtla sizleri baş başa bırakıyorum.




biterken...[hayır, çocuk da yaparım kariyer de şarkısını koymuyorum. azıcık müzik dünyamız zenginleşsin]


biz berlinlileri tanır mısınız?


başlarken...

merhabaaa!



geçen pazar (03.03)
biz berlinlileri tanır mısınız? bana sorarsanız, bizler uzaktan şapadanak belli olan insanlarız. bi kere umursamaz bir coolluğumuz var. almanya'nın ve belki de dünyanın başka bi yerinde "bu kadın eppek almaya mı çıkmış laa" diyerek kem gözleri üzerimizde toplayabileceğimiz kıyafetlerle, mesire yerlerinde fink atabilme rahatlığımız mevcut. doğuştan edindiğimiz bu hakkımıza bir de hipsterlık eklendi son dönemde. sağolsun, boynumuza gameboy assak, kimse bize neden boynunda gameboy asılı demeyecek. yalnız, eğer boynuna gameboy asan birini görürsem "dickheaaaad" diye de bağırırım peşinden haberiniz olsun. şu bıyıklı kolyeleri bi çıkarın boynunuzdan alla'seniz. o çirkinlik nedir arkadaşım. dövme falan diye yaptırıyosunuz bi de o fransız kırması jöntürk bıyığını elinize kolunuza...


evet, sorması ayıptır biz berlinlileri tanır mısınız? aslında birbirimizden çok da farklıyız. bizleri admiral brücke'de bulabildiğiniz gibi güneşli günlerde; admiral brücke'den kalkıp da iki bin avro kira saydığımız evimize girince alt komşudan gürültü geliyor deyü polis çağıranlarız mesela. kameraya el sallamayı sevmeyiz. anonim kalmak en büyük tutkumuz. zehlendorf, marzahn zıtlığımız ve wedding'den otuz yıldır çıkmamış teyzelerimiz var. weiil ich ein türke biiiin diye yaktığımız türkülerimiz, kendini kreuzberg'e geldiğinde dışlanmış hisseden lichtenberglilerimiz falan var ya. çok acayip bir kolajız aslında. neukölln'de kiraları yükselten turistlerimiz ve öğrencilerimiz var. "löhne hoch, mieten runter" deyü bağıranlarımız bir de tam berlin'in orta yerinde.

ya o değil de, siz biz berlinlileri tanır mısınız hakikaten? aslında biz bu şehri çok severiz. bisikletle bir yerinden girip diğer yerinden çıkarken -hermannplatz'dan hermannstr'ye çıkan yolu saymaz isek- tıknefes falan da olmayız hem. metrosu bir harikadır, parkları ayrı bir güzellik. gezip tozmak istesen, keyfine, kesene ve ihtiyacına yönelik her şeyi bulabilirsin. tiyatroları, operaları, alternatif yaşamın devamını sürdürmesine olanak sağlaması ile berlin her yerden bir başkadır.

vallahi ben pek emin değilim, sizler biz berlinlileri tanır mısınız?

bizim şehrimizle ilgili elli bin farklı sorunumuz vardır aslında. caddelerdeki köpek bokları, bir türlü bitmeyen havaalanına ödediğimiz paralar, sbahn'ın çalışmaması, futbolda madara olmamız, eğitimden anlamamamız, öğretmen kıtlığımız, derslik kıtlığımız, işsizliğimiz, yüksek kira giderlerimiz...

bu sorunların kimi şunu ilgilendirmez, kimi bunu pek ırgalamaz. ama hepimizin ortak bir noktası var, eminim ki...hepimizi felaket geren, sinirlerimizi bozan, bir muhatabımız olsa elimize pankartlar alıp sokaklara çıkacağımız yegâne bir sorunumuz var...

bu pazar (10.03)
siz berlinlileri tanıyın:

eğer berlin'in havası güzel olsaydı, kalıbımı basarım, ki hiç de fena değildir kalıbım, birçoğumuz bu memleketten dışarıya adımını atmazdı. atan, koşa koşa geri gelirdi. havalarımızın hiç tadı tuzu yok be arkadaş!

biterken...

fasil

türkiye ab ile süren müzakerelerde fasil açamayadursun, kreuzberg'de fasilin ne zaman nerede acilacagi belli olmuyor.

bir mac sonrasinda kotti sports bar'da...



veya kotti&co'nun cadirinda...



güzel günler görecegiz, günesli günler!

malum, berlin havasi bugünlerde muhalefet etmede bircok partiyi cebinden cikaracak bir performans sergiliyor. berlin sogugu ile ankara sogugu bir tutulamaz neticede!

ama yine güzel günler görecegiz, günesli günler.

inanin lan, valla bak!

bir gün gelecek, sehir kreuzberg'e yürüyecek.

o güne kadar, mahalle sakinlerinden bir arkadasimiza ait olan bu film ile avunun:

[videoda 1 mayıs'a dair hersey var! kreuzberg, göstericiler, sloganlar, polisler, ciao bella, dans edenler, halay cekenler... ayrica ilk defa bu videoda denk geldigim "hoch die antinationale solidarität"i daha bir begendim. "nationalität"in serrinden "internationalität"e siginmak sakil duruyordu!]


1 mai 2012 from laylafilm on Vimeo.

bitti mi? bitmedi!

bunun yaninda evinden cikamayanlara pas tutmamalari icin sevgili dj'imiz zigan aldi'nin son remix'i:
    
al, colugunu cocugunu sevindir!

bir kreuzberg şarkısı - schwarz zu blau

peter fox müziği bırakmış dediklerinde ben bildiğin üzülmüştüm. (sonraları aynını teoman için dediklerinde "iyi yaptı, zamanıydı" demiştim allah sizi inandırsın; ama peter fox'unkini duyduğumda bildiğin içim acımıştı ulan.) stadtaffe gibi komple almanca ve komple güzel albümler bulmak kolay mıydı ki?

meğersem adam sadece solo kariyerini bırakmışmış, sonradan okuduğumda görmüştüm bunu. sevinmiştim epey, zira adam benim almanca severek dinlediğim dört grup/şahıstan biri (diğerleri annett louisan, einstürzende neubauten ve herbert grönemeyer). peter fox'un derdi, kişisel olarak aldığı ödüller ve yaptığı kariyer nedeniyle çok fazla ilgi görmeye başlaması ve bu ilginin kendisini ciddi şekilde rahatsız etmesi olmuş. yani hepimiz bir ilgi arsızı değiliz demek ki. zira berlinli, anonim olmayı sever. peter fox da berlin doğumlu ve şarkılarında da, "memleketi" olan kreuzberg'den ilham alıyor olduğundan, berlinli sıfatına fazlasıyla layık olmalı.

şimdi bu peter fox hadisesi de nerden çıktı?

geçen gün aachenlı bir arkadaşımla oturmuş sohbet ediyorduk. kendisi yaklaşık 3 aydır berlinli ve sadece içinde 20 bin kişinin yaşadığı bir şehirden geldiği için, berlin ona hakikaten acayip güzel. ben de peter fox açtım, dinliyoruz. dedi, ya bu şarkıyı berlin'i bilmeyen biri dinlese, neredeyse hiçbir şey anlamaz, biliyor musun?

başladık şarkı üzerine konuşmaya. schwarz zu blau, benim peter fox'tan dinlediğim ikinci parçaydı. ilki haus am see. o zaman çok sevince, diğer şarkılarına da bir bakayım dedim ve bende peter fox'un üç şarkısı kafaya oynar:

-ich deine steine, du steine
-schwarz zu blau
-haus am see

schwarz zu blau ise, gece hayatını azıcık bilen, gece çalışmaya giden, gündelik hayattan haberdar olan her berlinlinin kendi gözlemlediği şeyleri bulabileceği bayağı güzel bir şarkı.

çok uzatmadan, berlin postası sizler için sözleri ve müziğiyle schwarz zu blau'yu kopi peyst ediyor:



Komm aus'm Club, war schön gewesen 
Stinke nach Suff, bin kaputt, ist 'n schönes Leben 
Steig' über Schnapsleichen, die auf meinem Weg verwesen 
Ich seh die Ratten sich satt fressen im Schatten der Dönerläden 
Stapf' durch die Kotze am Kotti, Junks sind benebelt 
Atzen rotzen in die Gegend, benehmen sich daneben 
Szeneschnösel auf verzweifelter Suche nach der Szene 
Gepiercte Mädels die wollen, dass ich Strassenfeger lese 

Halb Sechs, meine Augen brennen 
Tret' auf 'nen Typen, der zwischen toten Tauben pennt 
Hysterische Bräute keifen und haben Panik denn 
an der Ecke gibt es Stress zwischen Tarek und Sam 
Tarek sagt: „Halt's Maul oder ich werd' dir ins Gesicht schlagen“ 
Sam hat die Hosen voll, aber kann auch nicht nichts sagen 
Die rote Suppe tropft auf den Asphalt, mir wird schlecht 
Ich mach' die Jacke zu, denn es ist kalt 

Guten Morgen Berlin 
du kannst so häßlich sein 
so dreckig und grau 
Du kannst so schön schrecklich sein 
deine Nächte fressen mich auf 
es wird für mich wohl das Beste sein 
ich geh nach Hause und schlaf mich aus 
Und während ich durch die Straßen laufe 
wird langsam schwarz zu blau 

Müde Gestalten im Neonlicht 
mit tiefen Falten im Gesicht 
Frühschicht schweigt, jeder bleibt für sich 
Frust kommt auf, denn der Bus kommt nicht 

Und überall liegt Scheiße, man muss eigentlich schweben 
Jeder hat 'nen Hund, aber keinen zum Reden 
Ich atme ständig durch den Mund, das ist Teil meines Lebens 
Ich fühl mich ungesund, brauch was reines dagegen 

Ich hab 'nen dicken Kopf, ich muss 'nen Saft haben 
Ich hab dringlichen Bock auf Bagdads Backwaren 
Da ist es warm, da geb ich mich meinen Träumen hin 
Bei Fatima, der süßen Backwarenverkäuferin 
R&B Balladen pumpen aus 'nem parkenden Benz 
Feierabend für die Straßengangs 
Ein Hooligan liegt 'ner Frau in den Armen und flennt 
Diese Stadt ist eben doch gar nicht so hart, wie du denkst 

Guten Morgen Berlin 
du kannst so häßlich sein 
so dreckig und grau 
Du kannst so schön schrecklich sein 
deine Nächte fressen mich auf 
es wird für mich wohl das Beste sein 
ich geh nach Hause und schlaf mich aus 
Und während ich durch die Straßen laufe 
wird langsam schwarz zu blau 

Ich bin kaputt 
Und reib mir aus meinen Augen deinen Staub 
Du bist nicht schön 
Und das weißt du auch 
Dein Panorama versaut 
Siehst nicht mal schön von weitem aus 
Doch die Sonne geht gerade auf 
Und ich weiß, ob ich will oder nicht 
dass ich dich zum Atmen brauch (brauch, brauch, brauch...)

eski piyanolar bardak oldu!

bisikletimle lustgarten dolaylarindan friedrich straße'nin oradaki internet menbaim grimm zentrum'a yol alirken bu abiyi sanatini icra eder halde buldum. bergama müzesi'ne giderken sagda! 

(bir ara persembe 18:00'den sonra ücretsiz girilebiliyordu bergama müzesi'ne, hey gidi! "belese müze olsa da gitsek!" diyenlere de pazartesi günleri guggenheim'i öneririm. bu kiyagimi da unutmayin!)