Berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

kilise duvarı ve endoktrinasyon

 


yer: kirche am südstern. müslüman mahallesinde toptan fiyatına perakende salyangoz satışı yapmışlar resmen. 

bu arada "geçerken bir bakmaya" girdiğimde pazar günüydü, içeride müzikalitesi ve coşkusu yüksek bir ibadet vardı. tavsiye ederim.  

maradona good, pele better...

ahir zamanı idrak ettiğimiz şu günlerde, küfrün kol gezdiği berlin sokaklarında "i'lâ-yı kelimetullah"ın 50 tonu ile karşılaşmak mümkün. 


 ps: uzun bir aradan sonra takımdan ayrı düz koşulara başlama tadında bir post olsun bu da.

türkü türkü türkiye

müzik hayatımda önemli bir yer tutuyor. gündelik hayatta sıklıkla şarkı sözlerine atıfta bulunduğumu düşününce bu etki daha da büyüyor... gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

bir süreden beri zihnimin bir yerinde türkiye ile olan ilişkimin seyrini dinlediğim, o dönemlere denk düşen şarkılar üzerinden düşünüyorum.

almanya'ya ilk geldiğim dönemde bir arkadaşımın gelmeden hediye ettiği "sezen aksu full mp3" cd'sinden yalnızık senfonisi'ni üst üste dinler, sonrasında evin duvarları üstüme üstüme geliyor gibi hissedip kendimi evden dışarı atardım.



sonraki yıllarda teoman'ın yaptığı şarkı hem sözleri hem de klibi ile dokunuyordu.



90'larda çocuk olmuş bir istanbullunun istanbul'u özlediğinde dinlediği, dinlediğine istanbul'u özlediği şarkılardan biri ister istemez bu oluyor...



bir diğeri de...



memleketi özlemek demişken...



hasret her sardığında ise dönüp dolaşıp sezen aksu'ya çıkıyordu yollar.



sonrasında tabii önce anneni anımsıyordum ve sonra diğer sevdiklerimi... hatta anlıyordum belki de.



ölsem en çok üzülecek olan insanlara binlerce kilometre uzakta olduğumu düşünüyordum mesela. sonrası ise ağır bir yalnızlık duygusu...

 

sevdiğim şarkılarının yanı sıra meşhur biri olarak geldiği almanya'da kimsenin öyle bir beklentisi yokken almanca albüm yapmasından ötürü hususi saygı duyduğum cem karaca'nın seslendirdiği şarkı, yıllarca gülhane parkı'nın dolaylarında bulunmuş biri için tabii ki memleket demek oluyordu.



rahmetlinin sadece şarkısı değil okuduğu şiir de bu listede olmalıydı. özellikle de "insanlar gülüyordu de. trende, vapurda, otobüste... yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle. hep kahır, hep kahır.. bıktım be!" mısraları ile.


"kavgamın şehrine" döneceğim o gün geldiğimde dinleyeceğimi düşündüğüm iki şarkı vardı... o beni ne kadar beklemiş olacaktı pek bilmiyordum ama ben onu epey beklemiştim.



diğeri ise...



buraya kadar metropol fm'de yayınlanması muhtemel "gurbet treni" programı playlist'i gibi olan gidişattan kopuş buralarda başladı.

gezi ile başlayan süreçte, almanya'ya gelmemin üzerinden yaklaşık 10 yıl geçmişken duygusal ve zihni kopuş başladı. o sıra oturum, üniversite, askerlik gibi sorunların da uç uca eklenmesiyle yaklaşık 22 ay türkiye'ye gidemedim. sonrasındaki gidişimde ise uçağın 22 ay önce ayrıldığım ülkeye inmediğini biliyordum. kopuş başlamış olsa bile hem özlem hem de merak vardı. hem en küçük yeğenimi ilk defa ancak bir yaşına bastıktan sonra görebilecektim.

o dönemimde ister istemez "dağılın lan" diyordum...



türkiye'ye pozitif duygularla gittiğim son seferdi sanırım...

sonrasında hep daha fazla eksilerek gittim.

berlin'de 13,5 seneyi doldurmamın ardından bir süreliğine yerleşmek için istanbul'a giderken zihnimde çalan şarkıyı ise ne edip akbayram ne de kayne west söylüyordu.



yıllarca özlediğim ülkeye gitme kararı alabilmemde cebimde bulunan almanya vatandaşlığının oynadığı rolü es geçmemek lazım. bir gün "artık burada kalmak istemiyorum" dediğimde çıkabilme imkanım olmasaydı muhtemelen bir süreliğine de olsa dönmezdim türkiye'ye.

türkiye'de geçen on ayın sonunda atatürk havalanında pasaport kontrolünden geçip muhtemelen en huzurlu almanya yolculuğumu gerçekleştirmek üzere uçağına doğru yürürken ise şu şarkıyı dinliyordum:

"zor zamanlar olur, nasıl çıkırsan içinden omurgan öyle şekillenir."



15 yıllık çalkantılı ve yoğun bir ilişkinin serencamı kaba hatlarıyla böyle.

atladığım, unuttuğum şarkılar olmuştur muhtemelen...

ama "bize olanlar, yaşananlar nasıl olur unutulur?"

 

nasıl geldim berlin'e - 1

berlin'de 13 yılı devirmiş biri olarak gezi'den beri giderek artan yeni bir göç dalgasını görmemek mümkün değil. son dönemde şiddet kazanan bu akım muhtemelen önümüzdeki süreçte de büyümeye devam edecek. yeni gelmiş arkadaşlarla gelmeye karar verme anından başlayarak berlin'e intibak süreçlerini de içeren bir sohbet-söyleşi serisi başlatarak hem tarih not düşmeyi hem de gelmeyi düşünen fakat belirsizlik veya kaygıdan dolayı kararsız olanlara, zorluk çekenlere yol göstermeyi amaçladım. sıklıkla dile getirdiğim gibi zamanında "cahil cesareti" ile yola düşmüş biri olarak yeni gelecek kişilere bir faydamın dokunacağını umarım.

akademisyen, beyaz yakalı, öğrenci, sanatçı, dil kursu, aile birleşimi gibi değişik yollara dair farklı tecrübe ve hikayeleri size ulaştırmaya çalışacağım. siz de varsa özellikle öğrenmek istediğiniz hususları blog yazılarının veya youtube'daki söyleşilerin altına yazarak, facebook sayfamıza mesaj veya berlinpostasi@gmail.com adresine atarak iletmek suretiyle içeriğin zenginleşmesine katkıda buunabilirsiniz. aynı kanalları tabii ki her türlü yorum ve değerlendirme için de kullanabilirsiniz.

ilk konuğumuz berlin'e akademisyen olarak gelen irem oldu. şimdilik youtube ve soundcloud'daki berlin postası hesaplarından dinlemeniz mümkün.

bu söyleşi serisi, kafamdaki diğer konu başlıkları için ilk adım olur diye umuyorum.  

beğenmeniz durumunda sosyal medyada paylaşmak konusunda elinizden geleni ardınıza koymayın! 

muhabbetle! 







serinin ismi olarak aklıma ilk önce "çayda dem, berlin'de kudamm" gelmişti, o belki başka bir projenin ismi olur. yazıyı isme ilham olan şarkıyla bitirelim:


tek kisilik dev delilik

"kendisiyle evlendi" haberleri sitelere düsüyor arada sirada. eksisözlük'te konu ile ilgili kendisiyle evlenen kadin basligi da acilmis. 

en son tesadüf ettigim haberde söyle bir kiyafet secmisti habere konu olan kisi:


böyle giderse "kendi kendine gelin güvey olmak" deyim olma vasfini yitirecek.

bugün karsilastigim reklam ise isi bir adim öteye tasimis, abi kendisiyle evlenmekle kalmamis bosanmis da: 


    
"sebebi neydi ki" bilmiyorum. belki siddetli gecimsizlik, belki aldatma... evlilik aski hakikaten öldürüyor sanirim veya büyüklerin de dedigi gibi "ask bir gün biter ama önemli olan saygiyi kaybetmemek!" insan kendine karsi bile cirkinlesebiliyor sonra.

fotografi, müsterilerine neseyi ickide degil kainatin güzelliginde aramayi salik veren imren grill'in boppstr'deki subesinde cektim. imren'in "kecili park"in oradaki ilk imbiss'inin 100 metre yanina acilan subesinde. hauptschuleliler bilmez!

bitirirken tabii ki de...

a.c.a.b.a?

almanya'da yasayan türkler, harf oyunlu cin plaka sanslarini "memleket meselesi" haline getiriyorlar genellikle.

mesela offenbachlilar:


mesela tübingenliler: 


son yillarda berlin'de atatürk imzali arabalarin sayisinda artis gözlemlesem de bununla yetinmeyenler de varmis: 


sahsen en basarili buldugum örnek ise su oldu: 


bugün ostkreuz dolaylarinda denk geldigim plakanin sabihi ise mevzuya daha sert girmis sanki. yoksa sadece denk mi gelmis a.c.a.b.a?


yeryüzü sofrası


fotoğrafın kaynağı: çukurcuma times.

5 ağustos pazartesi günü yeryüzü sofrasını berlin'de kuruyoruz.

oranienplatz'daki mülteci kampının karşısındaki parkta, herkese açık olan sofra etrafında paylaşarak iftar yapacak, sohbet edeceğiz.

salı günü diyanet'e göre berlin için iftar vakti 20:58 olduğundan 20:45'ten itibaren orada olmayı kararlaştırdık. 

imkanı olanlar yiyecek getirebilir, mecburi değildir.

böyle bir organizasyonu geçen haftadan beri konuşuyorduk, arkadaşların vesile olduğu cumartesi günü yeryüzü iftarında arkadaşlarla salı günü için daha geniş katılımlı bir iftar düzenlemeye niyetlendik.

katılımızdan ve etkinliği paylaşımanızdan memnuniyet duyarız.

am dienstag, den 6. august planen wir am oranienplatz ein gemeinsames symbolisches fastenbrechen.
im zuge der demonstrationen hat sich zur parallel stattfindenden fastenszeit, dies als gemeinschaftliches zeichen/ereignis in der #occupygezi bewegung der türkei entwickelt.

wer kann, sollte etwas zum essen mitbringen. ihr seid natürlich nicht verpflichtet etwas beizutragen. es ist für jeden offen, das teilen ist das wichtige. ihr seid alle herzlich eingeladen mit uns gemeinsam diesen abend zu verbringen.

da man das fasten um 20:58 bricht, bitten wir alle ca. 20:45 einzutreffen.

in #berlin ein gemeinsames essen, wo jeder willkommen ist, fastende aber auch einfach nur hungrige, unterstützer, einfach jede/r!

was zaehlt ist die gemeinschaft, das teilen und die unterstützung.

facebook etkinliği/event

I don't know what I did this summer



"Türkiye'ye hoşgeldiniz"

Bu yazıyı gördüğümde çocukken bize anlatılan hikayeler gibi eğilip toprağı falan öpmedim.
Ama 3 hafta önce kesin dönüş yapmış biri olarak biraz öncesi ve sonrası satır başları vermek istedim.

Dönmeden önce:

- Biriktirdiğiniz, sağdan soldan çıkan tüm bozuk paraları Bundesbank'a götürüp bütünletebilirsiniz. Ben 3 kilo 300 gram ağırlığındaki sadece centlerden oluşan birikimimi 20 oyroya dönüştürttüm. Berlin için Leibnizstrasse 10'a gitmeniz gerek. Kasse okunu izleyin ve numara alın. Sonra o her zamanki bürokrasi işte; numaranızı gösteren ve yeşil ışık yanan odaya girme, görevli ile bir camın arkasından konuşma, temassız bir biçimde belge-para alışverişini raylı çekmece ile yapma ve 1 dakikada bitiyor. 3kilo ya, nasıl saydın onca parayı vay anasını dedim (içimden)

- Bütün üyeliklerinizi ya da hesabınızdan otomatik olarak para çekimine izin verdiğiniz ne varsa en az 1 ay öncesinden iptal dilekçelerini yazın ve de yollamaya başlayın. Ani kararla dönüş bu ülkeye göre değil onlar hep hollywood işi.

- Havaalanında ağlayan hatta hönküren insanı garipsediklerinden tüm işlerim daha da bir kolayından halloldu. Check-in, fazla bagaj, güvenlik kontrolü, pasaport kontrolü.

Kişisel not: Dostlar çok güzel güle güle dediler bana, son geceye dek yemeler, içmeler, muhabbetler biriktikçe birikti, at bir düğüm daha boğaza!

Döndükten sonra;
- Çok çocuk var. Her yer çocuk. Her yer ağlayan çocuk.

- Boy ortalaması hemencecik düşüveriyor.

- Evde yapılan yemek özlenirmiş. Böyle çeşit bol, hizmet sınırsız . Güldürdü.

- Evet komşu teyzeler hala başgöz etmek, başınızı bağlamak ya da başınıza çorap örme odaklılar. Ayakları baş yaparlar anlamazsınız valla.

- Akrabalar, "Şimdi kesin mi döndün, yapabilecek misin? Nereye başvurcaksın, bizim bir Salim abi vardı x şirketinde bi bakalım" gibi cümleleri "Hoşgeldin cnm"ın arkasına soluksuz sıralıyorlar. #direnkesindönüşçü

-Liseden birileri yine sizinle aynı şehirdeler.

-Radyo çeşitliliğini hatırladım, en azından çeşitlilik güzel.

-Televizyonu açınca, ülke bir isveç-norveç-danimarka belki belçika azıcık hollanda;
Her kanalda bir bilgi yarışması, katılanlar master, doktora falan ya da cağnım ülkemin köylüsü bilem 250 milyarlık soruyu gördü, en birinci kültür, eğitim bizdeymiş vay arkadaş hissiyatı pek güzel işleniyor.

- Flash Tv ramazana uygun halaylarla devam ediyor yayına. İlkeli yayıncılık.

-Arkadaş sofralarında gezi muhabbeti olmazsa olmazlardan.

- Dışarıda yemek yemek pek pahalı geldi bana. Taksim, beşiktaş gibi yerlerde 20'den aşağı yemek yok.

-Semester ticket sen ne güzel bir şeysin, çok özledim seni.

-Kahve, ucuz kahve arıyorum seni pek bir çok.

-Ağlayan bebeğe, sevimli bebeğe agucuk, gugucuk, çirkin şey seni deyip sevmek serbestti, hatırladım.

Berlin lafı geçince, içimin cız ettiği doğrudur. Kesin bilgi.

Peki ben şimdi ne mi yapıyorum? İnanın henüz bilmiyorum...

kilo ile kelime


link.

not: retweet marifetiyle haberdar eden arkadaşıma teşekkürlerimle.

nereden


sonra "vay arkadaş bu kadar dönerci nasıl iş yapıyor?"

not: fotoğrafı gönderen arkadaşıma teşekkürlerimle.

ramazan geceleri

yolda afişini gördüm, "nächte des ramadan" bu sene de varmış. hal-i hazırda başladı bile. kadir gecesi gibi kerata, son on günde gitmelik.


haberiniz olsun, aklınızda bulunsun.

gegen


bu fotoğrafı birçoğunuz görmüşsünüzdür herhalde, gezi eylemleri sırasında düşmüştü piyasaya.

iki arkadaşla beraber neukölln'de dolanırken aşağıdaki tabloyla karşılaşınca bir duraksadım önce.


allah biliyor ya, bir yandan "erdoğan-ak parti-ampül-edison" bağlantısı kurarken kafamda, bir yandan da mekanın eckkneipe'liğinin de katkısıyla, "lan acaba erdoğan yazısı montaj mıydı?" diye düşünüyordum.

"bir fotoğrafını çekeyim içeri girip sorarım." derken içeriden bir abi çıktı, arkadaşlarla kendi aramızda türkçe konuştuğumuzu duymuş olduğunu sanmama rağmen ısrarla almanca konuşunca ben de almanca konuşarak meseleyi sordum. "evet, önce erdoğan yazıyordu ama değiştirdim. ak parti'nin amblemi ampül. kimse bilmiyor ama edison ile tayyip arasında bir bağlantı var." dedi bizim için pek de orijinalliği olmayan esprisini açıklamaktan büyük zevk aldığını belli eder bir halde.

not: almancılığın protest hali

yazının girişinde kullandığım fotoğrafı ararken şu fotoğraf denk geldi. sonrasında da gezi olayları sırasındaki yürüyüşten benzer manzaralar geldi aklıma.


tabii "beynelmilel" olabilmek için hazırlanmış almance ve ingilizce pankartlar boyutu da vardı meselenin.

bu işler, zor işler.

son olarak bilmeyeni için söyleyeyim: "protest müzik" yerine buralarda "isyan" kullanılıyor. studivz yeni çıktığında milletin profillerinden aydım meseleye. hey gidi!

niche

pazarlardan bir pazar bir mauerpark gezmesinde şununla karşılaştım:


fotoğrafını çekince abi kapalıçarşı esnafı atlangoçluğuyla "fotoğraf 1 euro" dedi. tebessüm ettim ama birşey demeden uzaklaşmış olmamak için "istanbul'dan arkadaşlar ziyarete geldi de onlara lazım olabilir." dedim.

güldü.

devam ettim: "allah'a şükür berlin'de buna ihtiyacımız yok."

bi an durdum, cümlenin sonuna "noch nicht"i (henüz yok) aynı anda iliştirdik. [duyarlı almanla sohbet de bir başka oluyor.]

iyi günler dileyip devam ettim. [istanbul'dan ziyarete gelen iki arkadaş vardı bu arada, yazarken böyle anlatınca sanki sırf laf olsun demişim gibi olduğunu fark ettim, belirteyim dedim.]

bu da "devletin başına devlet gelecek" temalı seçim sandığı:


biz insan taşıyoruz

abiler sloganlaştırmayı değil teşhir etmeyi seçmişler.


feyşın

bu şehr-i berlin ki kendisinde sakil duracak birşey varsa o da "fashion week"tir arkadaş! [cümle gayet güzel giderken içteki erman toroğlu'na dur diyememek] 

görlitzer bahnhof'un orada birileri bunu meşreplerince ifade etmiş. dolanan güvercin de çemberlitaş'ın yanındaki güvercinlerin sesini dinleyerek okula gitmeye alışkın bünyeme iyi geldi.


şeytan prag'a gider

her yer berlin ruhu her yer sticker!


charles bridge'den (karlov most) geçerek kale tarafından prag 1 tarafına geldim. kaleye giderken girdiğim kitapçıdaki teyzenin yanlış tarifi veya benim yanlış anlamam sonucunda sola döndüm. 100 metre geçmeden kıllanıp yolu sormaya girdiğim döviz bürosundaki elemanla biraz muhabbet ettim. türkiye'den geldiğimi öğrenince abi "kardeş, ben türk!" gibi cümleler kurmaya başladı. altından çıkacak bit yeniğini beklerken çok geçmedi işin aslı astarı ortaya çıktı:


abi daha sonra "polat alemdar'ı da biliyorum!" dedi. malum camlı ortam tokalaşamadık kendisiyle, "eyvallah" dedim çıktım, "eyvallah" dedi. 

kendisinin tarifiyle aradığım yeri sonunda buldum: cafe slavia.

slavya kahvesinde oturan dostum tavfer'le,
vıltava suyuna karşı oturup, 
tatlı tatlı yarenliği severim 
hele sabahları hele baharda. 
hele sabahları hele baharda 
konuşurken dalar dalar gideriz 
bir yitirir bir buluruz birbirimizi. 
hele sabahları hele baharda. 
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır 
ve kızıl, kocaman bir elma gibi. 
nezval geçer taze çıkmış kabrinden 
param parça yüreği de elinde
ve orhan veli'yle karşılaşırlar 
urumeli hisarından gelir o 
ve telli kavağa benzer orhanım yüreciği 
delik deşik onun da. 
biz de aynı loncadanız biliriz tavfer 
zanaatların en kanlısı şairlik 
sırların sırrını öğrenmek için 
yüreğini yiyeceksin, yedireceksin. 
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
 vıltava suyunun köpüklerine 
martı kuşlarıyla gelir istanbul... 
lejyonerler köprüsüne gidelim tavfer 
martı kuşlarına ekmek verelim.

nazım hikmet ran


güzel kahveleri, pastaları mevcut. denemedim ama baklava dedikleri bir tatlıları ve türk kahveleri de var. 

ayrıca saksafon çalan bu amca...


ve de bu dar geçit çıktı karşıma.


"sevmek bize iş oldu prag sokaklarında" diyemesem de sevdim prag'ı, prag sokaklarını, prag insanlarını. 

konuşkan, güler yüzlü, yardım sever insanlar olduklarını tecrübe ettim veya bana öyleleri denk geldi. 

ama insanlar ne kadar güzel olursa olsun o flash tv'ye maruz kalınacak demek ki! 


yahudi mahallesini bulmaya çalışırken yön sormak için yaklaştığımda ürken teyze ise "buralı değilim, berlin'den geliyorum!" dedi. almanca devam edip "berlin'in hangi semtinde oturuyorsunuz?" diye sorduğumda ise sorumu garipseyip "bu sizi ne ilgilendirir ki?" minvalinde verdiği cevapla beraber oturması muhtemel semtleri düşünmeye başlamıştım ki "ben de berlin'den geliyorum" deyince "çek erkeklerine benziyorsunuz. berlin'den geldiğinizi tahmin edemezdim" dedi. "hiç türk'e benzemiyorsunuz!"dan sonra bir de bu çıkmıştı, iyi mi? "etraf turist dolu, çek erkeği görüp görmediğimi bilemiyorum."dedim. güldü, fotoğrafımı çekip "artık bende bir fotoğrafınız var!" dedi ve devam etti "übrigens ich wohne in charlottenburg!" schloss charlottenburg'un orada oturduğunu söyleyince eski mahallemin iki lafını ettik, sonrasında "ilginç bir tesadüf oldu, belki yine karşılaşırız!" dedi, birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldık. 

dolanmaya devam ederken anonymous bar'a denk geldim, ismine hürmeten girdim. güzel, rahat bir yer. bulabilirseniz veya benim gibi denk gelirseniz girebilirsiniz.



şehirde dolaşırken esnaf türklerin yanı sıra turist olan birçok türke de denk gelebiliyorsunuz. ailesi ile gelenler olduğu gibi erasmus öğrencisi olduklarını tahmin ettiklerim de vardı. tunuslu bir esnaf türk olduğumuzu öğrenince etrafta çok türk olduğundan bahsetti ve "hele bir bayram gelsin, türk dolar buralar." dedi.

5 katlı diye sağda solda duyacağınız charles bridge'in prag 1 tarafındaki ayağında bulunan karlovy lazne diye bir mekan var, hakkında söyleyebileceğim tek olumlu şey: merdivenlerinde çok güzel kızlar var. hiçbir katında doğru düzgün birşey bulamayınca yukarı aşağı dolanırken dikkatimi çeken bu oldu.

ramazan

malum almanya'da günler uzun, ortam zorlu, şartlar çetin.

"hoşgeldin ya evde yoksam?" de diye dürtse de şeytan...

cümleten hayırlı ramazanlar!





muhabbet sokağı numara 84

"sie liegt in meinen armen" şarkısı türkiye'de çetin çetinkaya'nın diye yayılmıştı tüm internet piyasasında. "izne" gittiğimde tüm seçkin internet cafeler başta olmak üzere her tarafta kulağıma çalınıyordu bu şarkı. sonrasında zamanının bir türk günü etkinliğiydi sanırım, [onlar da berlin'deki her kadının evinde kırmızı beyaz elbisesi veya takımı olduğunu fark ettiğim bir garip günlerdi] abi muhabbet adı ile ete kemiğe bürünmüştü. r'nbesk gibi "almancılık" ile pek bir uyumlu, başarılı ve melez bir kavram da ortaya çıkmış oldu.

geçen gün muhabbet'in yeni albümünün reklamına denk geldim mahallede.



e tabii ethno-marketing de abiyi dinleyenlerin çoğunun türkçeden ziyade almancaya teşne olduğunu düşününce bir garip de geldi bir yandan.

bilemedim.

Oyuna gelmeyin, bizim oyuna gelin

Haftaya oyunumuz var. Bu oyun ne faiz lobisinin oyunu, ne dış mihrakların; has mı has, öz mü öz bizim oyun vallahi.



Son zamanlarda bir miktar yazı yazmalardan uzak kaldıysam, direniş uykusuzluğuna "Posterin çıktısıöeğah" diye uykumdan fırlamalarım eklendiyse, hepsi bu bu oyunun suçu işte. Başta her şey kolay olacaktı, bir kısa oyun yazmıştım, geçen senelerde başka oyunlar yönetmiş olan bir hatun kişi oyunu beğenmiş, Freie Uni çatısı altında kendi oyunuyla beraber sahnelemeye kalkışmıştı. Ancak 27 (28 de neymiş) senede öğrendiğim bir şey varsa şudur: İyi bir şey oluyor gibiyse, muhtemelen olmayacaktır. Nitekim öyle de oldu. Mart ayında provalar başlamadan, ben iki gün sonra İstanbul'a uçmak üzere biletimi almış, hazırlığımı yapmış iken aynı hatun kişi "Çok üzgünüm ama ben psikiyatri kliniğine yatıcam, senin oyun da yalan" mealinde bir şeyler deyiverdi. Zaten yazdığım oyunu akli melekeleri yerinde birinin beğenmeyeceği belli olduğundan, tam oldu. "Yeaa neyse napalım" ile "Mnskym" arası bir hüsrandan sonra, bir aylık İstanbul kürümün ve başladığım deli ilaçlarının da etkisiyle, "Ne kaybedicem, hadi bari ben yapiym" demiş bulundum.

İşte o noktada bana yardım etmesi için daha önce oyun yazma/yönetme deneyimi olan bir arkadaşı ikna etmekten, haftalarca oyuncu aramaya, tabir-i caizse kalça loblarım ayrılana dek insan peşinde koşmaya varan bir maceraya atılmış bulundum. Bu sırada haftalarca prova yaptığımız aktör bir gün mesaj atıp "Ben iş buldum, oyunu bırakıyorum" mu demedi, aktristlerimizden biri hastanelere mi kaldırılmadı, halen baş aktör olan oyuncumuzun eşinin her an doğurabilecek kadar hamile, hashamile olduğunu mu öğrenmedik (Mesela kendisi oyun gecesi doğurmaya başlarsa oyunun iptal olacak olması gibi şahane olasıklar var ama pozitif düşünüyoruz, new age, kuantum, buddha, amin).

Şimdi buraya "Yani çok güzel bir deneyim, çok şey öğrendim, bu bir takım çalışmasııı:)))" falan yazmak isterdim ve harfi harfine de doğru olurdu ama an itibariyle daha ziyade "Yok la bi daha oyun moyun!" gibi hisler içindeyim. Yönetmek ve organize etmek olayları anksiyeteli kişiliğimle zerre örtüşmediğinden BUNLAR HEP MİDE ASİTİ olarak bana dönmekte.

O yüzden, hazır midemi elime almışken BU OYUNU KAÇIRMAYIN. İki halde de büyük şov var, ya her şey yolunda gidecek ve güzel bir gece olacak yahut her şey çığrından çıkacak ve ben histeri krizi eşliğinde performans sanatı sergileyeceğim. Bir tür win-win situation.

Her şey bu 40 dakika için.

Oyunun konusu hakkında da iki kelam edip bitireyim, zira adeta kendi yazımı sabote etmiş bulunuyorum. Velhasıl bu sene yazı grubumuzla bir "Berlin Masalları" projesi yapalım dedik. Bu oyun da projenin son ayağı olarak, Kırmızı Şapkalı Kız'dan esinlenilmiş bir hikaye. Ama durum bildiğiniz gibi değil, kızımız, nam-ı diğer Red, Oranienburgerstrasse'de bir fahişe olarak çalışmakta. Olaylar ise müşteri bulamadığı bir Noel gecesi vuku bulmakta.

Gelin, beğenmezseniz paranız iade! (Zira giriş ücreti yok)

Pazartesi, 8 Temmuz, 19.00
Çarşamba, 10 Temmuz, 19.00
John-F-Kennedy Institut Berlin
Lansstrasse 7-9, bodrum katındaki Cafete