Recep Tayyip Erdogan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdogan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

gegen


bu fotoğrafı birçoğunuz görmüşsünüzdür herhalde, gezi eylemleri sırasında düşmüştü piyasaya.

iki arkadaşla beraber neukölln'de dolanırken aşağıdaki tabloyla karşılaşınca bir duraksadım önce.


allah biliyor ya, bir yandan "erdoğan-ak parti-ampül-edison" bağlantısı kurarken kafamda, bir yandan da mekanın eckkneipe'liğinin de katkısıyla, "lan acaba erdoğan yazısı montaj mıydı?" diye düşünüyordum.

"bir fotoğrafını çekeyim içeri girip sorarım." derken içeriden bir abi çıktı, arkadaşlarla kendi aramızda türkçe konuştuğumuzu duymuş olduğunu sanmama rağmen ısrarla almanca konuşunca ben de almanca konuşarak meseleyi sordum. "evet, önce erdoğan yazıyordu ama değiştirdim. ak parti'nin amblemi ampül. kimse bilmiyor ama edison ile tayyip arasında bir bağlantı var." dedi bizim için pek de orijinalliği olmayan esprisini açıklamaktan büyük zevk aldığını belli eder bir halde.

not: almancılığın protest hali

yazının girişinde kullandığım fotoğrafı ararken şu fotoğraf denk geldi. sonrasında da gezi olayları sırasındaki yürüyüşten benzer manzaralar geldi aklıma.


tabii "beynelmilel" olabilmek için hazırlanmış almance ve ingilizce pankartlar boyutu da vardı meselenin.

bu işler, zor işler.

son olarak bilmeyeni için söyleyeyim: "protest müzik" yerine buralarda "isyan" kullanılıyor. studivz yeni çıktığında milletin profillerinden aydım meseleye. hey gidi!

DERSIMiz Taksim

                                                                                                               
                                                                           



  ah yol muhafizi,
  ne olur bir yudum su
  baliklardan, kayiklardan,
  ne olursun, bir yudumcuk 
  (Garcia Lorca)
                                  
                                                                                                                                            
Gezi Parki direnisi patlak verdikten sonra bircok siyasi, sanatci ve aydin görüslerini bildirdi. Siyasi gelecekleri basbakanin tercihlerine göre belirlenen insanlar; ya bir erdem olarak susmayi tercih ettiler ya da Basbaka´dan bir aferin aliriz umuduyla olaylarin muhalefet ve dis mihraklar tarafindan düzenlendigi argümanina sarildilar. Bunlardan bir tanesi de meclisimizin sevdigimiz simalarindan ve genelde her konuda fikri olan, ki bu fikirleri sayesinde kalbimizdeki yerini bir hayli pekistirmis bulunan Sayin Samil Tayyar.

Söyle demisti Sayin Tayyar "Sunu bilin, Erdogan diktatör olsaydi Taksim Dersim olur, mezar tasina hasret giderdiniz". Ben bu ifadeyi nasil anlamam gerektigini bilemedim. Bir devlet lütfu mudur, insanlarin devlet tarafindan öldürüldükten sonra, mezar taslarinin olmasi? Ya da yillar önce Dersim´de olanlari düsünüp, aynisi Taksim´de olmadigi icin minnettar olmamiz mi isteniyordu? Iyi de bunu düsünmek bile cok korkunc degil miydi? Acaba Taksim´deki insanlari, Dersim´de yaptiklari gibi öldürebilirler miydi? Kadinlar ve cocuklara tecavüz edip, bir dereye doldurarak fazla kursun israf olmamasi icin süngülerle delik desik edebilirler miydi? Öldürülebilirler miydi Gezi Parki direniscilerini kimyasal gazlar ile magaralarda degil de binalarin icinde, cadirlarinda? Süngüler ile cikarabilirler miydi hamile göstericilerin karinlarindaki bebekleri? Taksim´e, Gümüssuyu´na, Dolmabahce´ye ve Besiktas´a bomba yagdirabilirler miydi savas ucaklari?

 Sayin Tayyar´i Taksim konusunda Dersim terminolojisini kullanmaya iten neden neydi?

- Dersim´de olanlardan bir milletvekili olarak utanmasi ve duydugu aci,
-  Demokrat kisiliginin getirdigi bir disavurum
- Alevi ve Kürt kimligi ile öne cikan bir cografyanin yüzyillardir süregelen magduriyetine cözüm bulma istegi
- Mezar tasi bile olmayan insanlarin her gece Sayin Tayyar´in rüyalarina girmesi
- Taksim ile Dersim arasindaki kelime benzerliginin getirdigi bir metafor
- Dersim soykiriminin ana muhalefet partisi döneminde yapilmasi

Sayin Tayyar´in yukaridaki ilk 5 nedenden hernangi biri dolayisiyla böyle bir ifadede bulunduguna tüm kalbim ile inanmak isterdim. Lakin Alevilerin ibadethanelerinin hala resmi bir statülerinin olmamasi, Dersim´in adinin hala benim kimligimde dahil olmak üzere devlet tutanaklarinda Tunceli olarak gecmesi, Basbakanin diledigi özürden sonra Dersim Soykirimi hakkinda herhangi bir hukuki islem yapilmamasi, cocuklari, kadinlari, insanlari, dilleri ve kültürleri öldüren bir kisinin isminin hala devletin havaalaninda gecmesi, artik yasli olan binlerce cocugun baska ailelerin yaninda ölecek olmasi, benim bu ilk 5 ifadeye inanmama imkan vermiyor.

Cok uzaga gitmeyelim Sayin Tayyar! Ninem hep korkardi 38´i anlatmaktan. "Kirdi gecirdiler, daha ne anlatayim" derdi. Acikan bebeginin agzina aglamasin diye kan sürermis atildigi cukurdan. Ninemin de basörtüsü var Sayin Tayyar, belki hic degilse bu empati yapmaniza yardimci olur. Sivas´tan konusalim biraz isterseniz. Davanin düstügü gün Basbakanimizin "Hayirli olsun" dediginden bahsedelim. Yoksa zaman asimi sizi de rahatsiz etti mi? Kimseye haksizlik etmek istemem.

Simdi fark ettim de Sayin Tayyar 38´deki CHP´ye ne kadar da benzemissiniz su gectigimiz 11 yilda. Tarihin cilvesine bakin ki 1937´de CHP´liler de "Capulcu " diye bahsediyorlardi haksizliga karsi cikan insanlardan. O zamanlar Tan gazetesinde yayinlanmis simdi ise Sabah,Vakit, Yeni Safak, Star ve Akit´te yayinlaniyor.
Kabul edelim Kilicdaroglu ulusalci tabanindan cekiniyor, Dersim hakikatinden bahsedemiyor. Basbakanin, sizin ve diger milletvekillerinin cekindigi nedir Sayin Tayyar? Ulusalcilar mi? Kimler?

Simdi standart bir AKP´li refleksiyle "Basbakanimiz 'Dersim Olaylari' icin özür diledi." diyeceksiniz. Eyvallah da iste bu saydiklarim yüzünden bir anlami yok o özrün. Belki de sorarsiniz "E iyi de bu Dersimliler neden hala CHP´ye oy veriyorlar?" diye. Sizlere mi oy versinler Sayin Tayyar? Bu soruyu baska bir siyasi parti sorabilir ama siz bu soruyu soramazsiniz.

"Mezar tasina hasret gitmek"... Bir söz vardir: "Dervisin fikri ne ise zikri odur." Bu mudur zikriniz Sayin Tayyar? Mirascisi oldugunuzu iddia ettiginiz Osmanli Devleti zamaninda söylenen bir söz vardir, belki bunu bilemeyebilirsiniz: "Dersime sefer olur, zafer olmaz". Aman dikkat edin de "Taksim´e sefer olur, zafer olmaza" dönüsmesin.

Düsünüyorum, belki de 20 yil sonra yine sizin gibi kalbimizdeki yeri pekismis, degerli bir milletvekili söyle der: "Falanca basbakan  diktatör olsaydi, F16 savas ucaklari ile cocuklariniz öldürülürdü, battaniyelere sarilir, kefenlere hasret giderdiniz ve bir özür bile dilenmezdi!"

hasbihal


çok uzun anlatmak gerekti 
 ve biz, sadece ima ile geçtik

doğunun geçitleri - hilmi yavuz

oturup konuşmak, anlatmak gerekiyor. çok uzun anlatmak... ve paylaşmak yaşananları, hisleri, düşünceleri... sadece facebook'taki paylaş, twitter'daki retweet butonuna tıklamaktan bahsetmiyorum tabii ki.

yoksa başka, farklı gerçeklikler inşa ediyoruz. aramızda kapanması çok zor boşluklar oluşuyor, uçurumlar... annemle telefonda konuşurken bambaşka şeylerden bahsettiğimizi fark ediyorum ve anlaşmamızın mümkün olmadığını. başkalarıyla konuşurken de bu gerçeklik çarpıveriyor suratıma ve duruyor orta yerde öylece. aşamıyoruz, aşılmıyor.

bu durumu tabii ki konvansiyonel medya-sosyal medya ikilemi üzerinden açıklayabiliriz. lakin sosyal medyada bile paralel dünyalar, bambaşka algılar oluşturulabiliyor. insanların derdi hak, hakikat, vicdan değil de propaganda ve safları sıklaştırmak olunca medyanın türü pek önem taşımayabiliyor. meselenin bu kısmını da gözden kaçırmamak lazım.

gel arkadaşım, otur şöyle... derdimi anlatayım sana... biraz uzun olacak. belki çok uzun gelecek sana. 140 karakter, birkaç resim, işine yarayacak kısa bir video lazım belki sana. ama anlatmam lazım. anlaşırız belki. o da olmazsa ben anlatmış olurum. bütün yanlışlıklara, yanlış anlaşılmalara, öfkeye karşı yapabileceğim başka birşey yok. en azından niyetimin nişanesi olur yazdıklarım. ve belki sebeb-i rahmet. bir ümit. uyku tutmayan gecelerde bir avuntu, üzerime çöken çaresizliğe edilmiş okkalı bir küfür belki de.

tamam, polisin sokakta nasıl terör estirdiğini de görmüyorsun, şiddetin ş'sine bulaşmamış birçok göstericiye nasıl müdahale ettiğini de bilmiyorsun. peki gerçekten anlamak istiyor musun diğerini? bu insanların ne yaptığını, neyin peşinde olduğunu, ne istediklerini merak ediyor musun gerçekten? sadece kendi adıma ve kendi penceremden anlatayım.  

28 mayıstan beri duyup durduğumuz bazı söylemleri incelemek gerektiğini hissediyorum. bu söylemleri televizyon ekranlarında başbakandan, telefonda anneden, yolda yürürken kahve içen amcalardan veya üniversitenin cafesinde arkadaşlardan duymak mümkün. saçmalığı tekrar etmek kendini birşey demek zorunda hissedenlerin bu ihtiyacına cevap veriyor olabilir ama söylenen sözün saçmalığını azaltmıyor. 

önce iki tespitle başlayalım, ileride lazım olacak: 

1) türkiye, vatandaşları çevreye karşı duyarlı olan bir ülke değil. 
2) türkiye'de kalkınma ve zenginleşme çevreden, güvenlik de özgürlükten önce gelir. 

şimdi teker teker sıralanan anlama, anlaşma amacı taşımaktan ziyade muhatabını "itibarsızlaştırma" amacı güden söylemleri teker teker inceleyelim.

"3-5 ağaç için buna değer mi? bunlar güya çevreci ama çevreye zarar veriyorlar!" 

3-5 ağaç diye küçümsediğiniz eyleme bu sebeple başlayanlar ilk gece alana giden insanlardır. polisin bu insanlara şiddetli müdahalesi olayları tırmandırıp bu noktaya getirmiş, hükûmetin icraatlerinden rahatsız olan kesimler için bir "bahane" olmuştur. siz bunu da "itibarsızlaştırma" gerekçesi olarak kullanmayı çok iyi bilirsiniz ama bir durun lütfen! yahu hiç anlamak istemiyorsanız bile yıllarca çocukların beyninin iğdiş edildiği "milli" tarih derslerinde öğrendiğiniz bir cümle aklınıza gelsin: "1. dünya savaşı avusturya maceristan veliahtı franz ferdinand'ın milliyetçi bir sırp genç tarafından öldürülmesiyle başlamıştır."

bugün yaşananları bu sözlerle itibarsızlaştırmaya çalışan insanların yıllarca başörtüsü etrafında kopan tartışmalarda "bir bez parçası için..." ile başlayan cümlelere maruz kalmış olmaları da işin başka bir boyutu.

bir de bu cümle söylem mantığı açısından yıllarca duyduğumuz "pkk güya kürt hareketi ama kürtlere zulüm ediyor!" cümlesine ne kadar da benziyor! ne de "analitik düşünce" ürünleri değil mi? ama 30 yılın sonunda geldiğimiz noktada çözüme hiçbir katkı sağlamadığını anlamayan kalmamıştır herhalde diye umut ediyorum.

"bu olaylar çevre duyarlılığını aştı" 

1. dünya savaşı çıktıktan sonra avusturya macaristan imparatoru'na "babasın, acın büyük anlıyorum. benim de evladım var ama olaylar evlat acısını aştı!" diye mektup gönderen nizam düşkünü boş analizciler, itidal çağrısı yapan sözde duyarlılar olmuş mudur acaba?  

yukarıdaki tespitleri hatırlatmak gerek. "türkiye, vatandaşları çevreye karşı duyarlı olan bir ülke değil." yıllardır kalkınma, zenginleşmek adına doğayı mahvediyorsunuz. şehirleşmeden anladığınız rant üretip etrafınıza dağıtmak, kentsel dönüşüm diye "değer kazanan" yerlerdeki insanların üzerinden buldozer gibi geçip gittiniz, istanbul'un içerisinde her an patlamaya hazır sosyal bombalar ürettiniz. sonuçları bazen kendini gösteriyor, orta vadede neler doğuracağını hep beraber göreceğiz. fakat bu insanlar toplumun en alt kesimi olduğu için kimse umursamadı ve doğa kıyımı da kitleleri harekete geçirmedi. duyarlı insan sayısı bir avuç işte hepi topu! ama tüm gücü elinde bulunduran bir başbakan olarak insanların üzerine bu kadar gidersen, ufak bir gruba zalimce saldırırsan ve geri adım atmadan buna devam edersen, söyleminle de sana muhalif olan kesime [kendi tabanını sık ve düzgün tutmak adına olsa da] hakaret edip onları itibarsızlaştırmaya çalışırsan, yok sayıp ezmeye kalkışırsan insanlar patlayı verir. sonra da kalkıp "çevre duyarlılığını aştı" yorumu yaparsınız. "göbeğini kaşıyan adam" ve "bidon kafa" tabirleri bu kadar tazeyken sen tüm uyguladığın şiddetin yanı sıra ayyaştan girip çapulcudan çıkıp çaputa bağlarsan "terminolojini" olayların çığrından çıkmasına sebep olursun. 

"bu tepkiler ideolojik"

bir siyasi parti başkanının ideolojik kelimesini "küfür" niyetine kullanması başlı başına ilginçken başörtüsü meselesinde "siyasi sembol" itirazında yıllarını kaybetmiş insanların bunun peşine takılması bambaşka bir garabet. "velev ki siyasi sembol olsun" çıkışından çok daha önce "bıyık, parka, tişortun rengi veya üzerindeki resim/sembol, gümüş yüzük, atatürk rozeti hatta türk bayrağı da siyasi semboldür! ayrıca başörtü takmamak da siyasi sembol olarak görülemez mi?" diyen biri olarak diyorum... ayıp! her tarafa avm dikmek, 3. köprüyü yapmak ne kadar ideolojikse bu tepkiler de o kadar ideolojik. evde zorla tuttuğunu ifade ettiği %50'nin ideolojik olmadığını mı düşünüyor acaba kendisi bilemiyorum. hadi erdoğan bunları söylüyor, peki ya siz, size hiç garip gelmiyor mu söyledikleri? bir durup "ne diyor bu adam yahu?" demiyor musunuz? söylemin altındaki "mantık" bir yerden tanıdık gelmiyor mu? canınızı acıtan bir yerden...

devam edecek...

korkma, sinmez!

bop, proaktif dis politika, stratejik derinlik, bölgesel güc, soft power, komsularla sifir sorun, akraba topluluklar...

tam olarak neye tekabül ediyorlar veya birbirleriyle ne kadar iliskililer, hangisinin birbiriyle alakasi bile yok, hangisi gercek, hangisi gercek üstü?

bilmiyorum.

bütün bu kelime kalabaliginin icinden "almancilarin" payina da "yurtdisi türkler" düstü.

belki olanlar, belki en azindan bir kismi iyi de hatta.

bilmiyorum.

sadece icime sinmeyenler var, söylemem lazim.

neden?

cünkü insan neyin dogru oldugunu bilmese de bazen, hatta belki cokcana... neyin dogru olmadigini bilebiliyor, en azindan hissediyor. sinmiyor iste, içine sinmeyenler. ve istikametinden korktugunda insan, bir tek sinmeyenlere güvenebiliyor. o kadar.

erdogan'in almanya'ya gelip ortaligi karistirmasi, davutoglu'nun westerwelle'ye cikismasi hosuna gidiyor bircok kisinin. anliyorum! ama beni kizdiriyor. her zaman olmasa da bazen.

erdogan "asimilasyon" derken "entegrasyon" derken neyi kastediyor merak ediyorum mesela. hani biri insanlik sucu, digeri ise almanya'da yasayan türkiye vatandaslarini tesvik ettigi "olgu" ya... nasil dolduruyor erdogan bu "olgu"nun icini acaba? entegrasyondaki "ast-üst" iliskisinin basbakabi rahatsiz etmisligi vaki midir? "leitkultur" ne demek kendisi icin? burada yasayan türkler hangi "lightkultur"e tutunarak o "leitkultur"de kaybolmadan var olabilecek diye düsünmüs müdür mesela?

sahi "devletimiz" ne biliyor burada yasayanlar hakkinda? yillar önce terk ettigi babanin birden ortaya cikip esip gürlemesinden ne kadar farkli "devletlülerimizin" yaptigi? yillarca itilip kakilmis, sirtini sivazlanayi olmamis evlatlarin bir kismi tav olabilir babanin tavrina, ki en cok da onlari anliyorum. fakat isin "hakikatine" ne kadar temas ediyor "baba"nin yaptiklari?

nsu, jugendamt, yanginlar...

calakalem gecistirilecek mesele degil hicbiri.

üzerine kafa yormak, konusmak gerek. hal-i pürmelali orta yere dökmek gerek.

amacim etraflicana bu konulara girmek degildi, hala da degil.

zaman avrupa'da yayinlanan su haber, buralara getirdi beni:

milletvekilinin istekleri kafama takildi. ne de güzel siralamis degil mi vekilim? nasil da kulaga hos geliyor!

- türk cocuklari bakimevlerinde bir arada koruma altina alinmali...

- baslarindaki pedagoglar ve psikologlar türk olacak...

- cocuklar tamamen kendi kültürlerine göre büyüyecek...

- kizlar farkli evlerde, erkek cocuklari farkli evlerde bakim altina alinacak...

- yemekler islami usullere göre verilecek ve cocuk yetirtirilirken türk örf ve adetlerine uygun yetistirilecek...

okuyunca aklimdan hemen su gecti: "bunlar saglanacaksa jugendamt bütün cocuklara el koysun, hatta türkiye'deki cocuklari da yollayalim buraya!"

belki birileri safi iyi niyet, safi caba; bilemiyorum.

ama benim durdugum yerden "almancilar" umursanmamaktan siyasi malzeme olmaya terfi etmis gibi görünüyor siklikla.

alisigiz ne de olsa: "das sein" türk varligina armagan olsun, geriye "das nichts" kalsa da olur. macht nichts!

["erdogan'in listesi"nde sartre yoktu ama, bu seferlik idare eder umarim]

hegel'e gel hergele!

daha önce "asimilasyon insanlik sucudur!" sözü ile almanya'da gündem olan erdogan bu seferki ziyaretinde her zamanki "almanca ögrenin, entegre olun!" cagrisini yanina ekledigi "hegel, kant, goethe" üclemesiyle ses getirdi! sayesinde son zamanlarin popülerlesen ilcesi neukölln'ün popülist belediye baskani buschkowsky'e bu vesile ile maruz kaldik, sagolsun!

tayyip'in asimilasyon ve entegrasyon gibi kelimlerden ne anladigini, bunlar üzerine tam olarak ne düsündügünü merak etmiyor degilim. okunmasi gereken türk yazarlar olarak kimleri gördügü, türkiye'de yasayanlarin hegel, kant ve goethe'yi anlamasinin gerekliligi hakkinda ne düsündügü, bunun icin yürütmenin basindaki insan olarak bu kadar süre icerisinde neler yaptigi, almanya'da yasayan türklerin kimi okudugu/okumadigi fikrine nasil ulastigi... sorular cogaltilabilir.

erdogan'in konusmasinda bu üc ismi saymis olmasi konusunda söylenebilecekler var tabii ki. cogu da söylenmistir simdiye kadar muhtemelen.

goethe'nin dogu bati divani, hegel ile kant'in "idealizm'i de savunmakta" olmasi vesaire... ooo acikcasi der o!

erdogan'in almanya ziyaretinde yaptigi bir konusmanin büyük bir itina ve hassasiyetle, üstünde düsünülerek hazirlanmis olmasi beklenir. fakat bu üc isim hususen zikredilmis olabilecegi gibi, olmayabilir de...

bunu benden duyunuz, ben ki evet arnavutum.
baska birsey diyemem... iste perisan yurdum!
m. akif ersoy

annem telefonda "tayyip bugün arnavutu da saydi." dediginde neyi kastettigini anlayamayinca "nasil yani?" diye sormam icap etti. genelde birseyi anlayamayinca sormak, sorusturmak gibi bir huyum var. meger televizyonda "kardeslik türküsü" tadindaki konusmalarindan birini yapan tayyip "türküyle, kürdüyle, cerkeziyle, laziyla..." diye basladigi listeye o gün arnavutu da eklemis, bizimkilerde ekranlari basinda mutlu olmuslar. "bazen saymiyor!" dedi annem alingan bir ses tonuyla. "hergele necip arsiz karisini kesip rendeledi!" benzeri dahiyane cümlelerimizden bir tane de bu konusmalar icin hazirlasa ya, su kadini üzmese!" diye düsündüm önce, hemen ardindan "ama konusmanin akiciligini bozabilir." diye tayyip'e arka cikar halde buldum kendimi. viran olasin reel politik!

***

die deutschen tun nicht viel, aber sie schreiben desto mehr.
[...] das sinnige deutsche volk liebt es zu denken und zu dichten, 
und zum schreiben hat es immer zeit.
es hat sich die buchdruckerkunst selbst erfunden, 
und nun arbeitet es unermüdlich an der großen maschine. [...] 
was wir auch in der einen hand haben mögen, 
in der andern haben wir gewiß immer ein buch“
(menzel, 1828).

almanya'nin "das land des dieter bohlen" olmadan cok cok önce "das land der dichter und denker" olarak adlandirilmasi wolfgang menzel abinin bu sözüne dayandirilir. anne louise germaine de staël abla da 1813 yilinda yayimladigi "de l'allemagne" kitabinda almanlardan siir yazan ve düsünen insanlar olarak bahsediyor. eee, ne de olsa "wer, wie, was / wieso, weshalb, warum / wer nicht fragt / bleibt dumm!"

sairin, düsünürün harman oldugu memlekette birkacinin ismini cümle alem icinde kullanmaya kalkismak sikintili bir is anlayacaginiz.

yazima burada son verirkene, bir dakika doktor bey geliyorum.

demem o ki...

sen beni öpersen belki de ben fransiz olurum.
ama buna ragmen türkler sadece türk yazarlari degil, arnavut yazarlari da anlamalilar.
- berlin'dekiler dahil.


ayrica skalayi sadece düsünür ve yazarlarla sinirli tutup bizi schlager ile olsun, tokio hotel'le olsun yüz göz olmak durumunda birakmadigi icin erdogan'a hususi tesekkürlerimi sunmak da boynumun borcudur.


son olarak... [30 dakikanin icinde marx da var, hadi yine iyisiniz!]

"oğlum bak git" ya da hegel üzre

berlin'den bir erdoğan geçti. aman yarabbii...amma nasıl geçiş. sanırsın yedi düvelin padişahı ziyaret buyurmuşlar.

erdoğan'ın berlin büyük elçiliği'nin yeni binasının açılışını yapmak üzere memleket sınırlarını hemmencecik 29 ekim protokolü ertesi terkedişi, birçoklarınıza malûmdur. neticede az çok yazan çizen okuyan adamlarsınız. bunca gürültü patırtı içinde duymuşsunuzdur, ne olup ne bittiğini.

erdoğan'ın buraları ziyaret edeceği belli idi de, ne zaman ve hangi çerçevede edeceği pek bilinmiyordu, son dakikalara kadar. eh biz buna mabadını sevmek ve muhalefetten hiç hazzetmemek dersek, sanırım ki çok yanlışlara da düşmeyiz. neticede bakanı, hiçbir işi yokken wta turnuvasına katılıp yuhlanınca (ah bir de hele yabancı spor spikerlerinin "bunca bakanın burlarda işi ne yeaa" diyerek kikirdediğini duysaydınız), yuhlayanları "holigan teröriz" olarak nitelendirmekten çekinmeyecek kadar geminden kurtulmuş bir beşer söz konusu.

hazır gelmişken, bi de merkel'den ayarımı yiyeyim. üstelik protokole dahil olurum da, ziyaret boyunca alman polisi beni korur kollar demeye getirmiş olmalı...bir de meclis ziyareti yaptı hazretleri.

dur, ondan önce şu var...açılış davetiyelerini gördünüz mü?!?!?!
ben bu kadar çirkin davetiye görmedim. tesadüf, iki gün önce gittiğim muhasebe bürosundaki bir adam davet edilmiş de, ben de bu vesileyle o ucubeleri görmüş bulundum. bu kadar osmanlı sevdimcilik de, herhalde ancak cehalet ile mümkün.

sorması ayıptır osmanlı hanedanı sizin neyiniz olur? hayır, nesliniz osmanlı ise, cidden söyleyin...yoksa kraldan çok kralcılık da bir yere kadar! imparatorlukların değil, emperyalist tekellerin yönetimlerde bulunduğu bir dünya düzeninde, üç beş nostaljik hareketle insan uyutmak pek eğlenceli olmalı...
ama hakikaten, azıcık da kendi karizmanız yerine, ülkenizin karizmasını düşünün be başbakan! o ne zevksizlik abidesi davetiyelerdi gerçekten.

"beyaz türkler"in bolca bulunduğu resepsiyonda, almanlar harici kimselerin şarap içmediği de geldi kulağıma. eh, beyaz türk'ün bir özelliği de oportunist olmasıdır. yarasın elma suyu tabii. afiyet bal şeker olsun. haydi biraz daha iyi niyetli olayım. başbakanı dinlerken, iyice anlayabilmek için içmemişler şarapları. neticede konuşan mühim şeyler diyecektir illa ki...

hmm, ne demiş? entegre olsunlar, hegel okusunlar demiş. sanırım, hegel'in kim olduğunu pek bilememiş başbakan. kendisinin hegel okumuşluğu olduğunu da pek zannetmiyorum. üzerine gitmek ve entelektüel birikimini küçümsemek istemem; ammavelakin kant okuduğundan da şüpheliyim. goethe'yi de hadi okumuştur inşallah. hadi, adam almanya'da yaşayanlardan bahsetmiş diyerek işi geyiğe vurayım. belki de sorsak dilberay gibi "zorunda mıyım" şeklinde bir cevap verir bizlere. neticede o türkiye sınırlarında yaşıyor ve konuşmasını hazırlayan asistanının bu isimleri bilmesi yeterli.

pek muhterem osmanlı sever, padişahvari, koltuk müptezeli ve en sevdiği kelime terörist olan başbakanım...
bilhassa o sevdiğiniz ecdadınızın bir korkusu vardı ki, o da yediği yemeklerden zehirlenmek. "amman ha zehirlenmeyelim" diye çeşnicibaşına tattırırdı yemekleri. bir şekilde, dil de epey zehirlidir. hiç mi tarihten öğrenmediniz siz? yakıştıramadım... oysa bazı leksiyonları maşallah pek güzel ezber etmişsiniz. zam haberlerini, hemen kongreden önce yapıp, onun gümbürtüsünde her şeyi boğmak gibi. hasılıkelam, dil insana zarar verebilir. hegel'in bir sözü vardır. kulağınıza küpe olsun "gerçek bir bütündür" diye. yani hegel, diyalektiğin babasıdır. yani hegel, marx'ın üzerine koyduğu adamdır. yine aynı hegel, darwin'in çalışmalarının temel yapı taşlarının oluşmasına yardımcı olmuştur. kısacası bahsi geçen hegel, sizin dindar ve kindar nesil yetiştirme heveslerinizi, okunduğunda ve üzerine konulanlar da takip edildiğinde yerle bir edecek mihenk taşlarından biridir. bunları bilseniz, okunmasını tavsiye eder miydiniz?

sizin yerinizde olsam, schopenhauer falan tavsiye ederdim, hazır girmişken işin içine. neticede seksizmi pek seversiniz. doğum kontrol yöntemlerimiz, doğuruş biçimlerimiz hep iki dudağınızın arasında nasılsa. nietzche de örnek olabilir. merak etmeyin, tanrı öldü dışında söyledikleri, sizi hegel kadar rahatsız etmez sanırım. hiç değil, bari etliye sütlüye dokunmayan kafka'yı örnek verseydiniz. hem o kadar gerilere de gitmezdiniz. üstelik melankolik entellere de bir selam çakardınız...
başbakanım, yazılarınızı kim hazırlıyorsa, söyleyin, biraz daha dikkatli olsun (ay beni de çok duydu şimdii). sizi madara ediyor bu söylettirdikleri.

******

gelelim, merkel ziyaretine. suriye işlerini konuşmak için merkel hazretlerinin de karşısına geçildi, iki kahve içildi. merkel "yardım yerinde yapılmalı. aferin erdoğancım. seni ilgiyle takip ediyoruz" diyerek, "git nereden medet umarsan um. orda bizim işimizi yap da, sana ilişeceğimiz falan yok" diyiverdi. eh, kadının başı burada portekiz, yunanistan, ispanya pek kalabalık. zaten afganistan'da fiili savaş içinde. seninle mi uğraşacak erdoğan? sanki bilmiyorsun... cık cık cık. suriye'ye bok yemeğe giren, kaşığını da yanında hazırlar sanıyorum ki. hah, kaşık kırıldı, sap elinde kaldı ise de...avrupa'dan sana hayır gelmeyeceğini bilemedin mi? kim maşası varken, koru eliyle tutmak ister?

kendi memleketin sınırları içinde 30 yıldır düşük şiddetli(!) bir savaş hüküm sürmekteyken, koskoca iki neslin gençlerini savaş ile sağır, dilsiz ve akılsız bırakmışken, 51. günündeki açlık grevlerine, aynı kenan evren stayla "onlar yiyolar be kens" aymazlığı ile yorum yapmışken, sırf ortadoğu'da benim esamem okunsun, oranın karakolu ben olayım diyerek komşun ile, uzak memleketler için savaş açmaya soyunmuş bir iki yüzlüsün erdoğan.




çok popüler oldu, filmini bile çekmişler. kemerle çöpçüye dalmaya kalkarsan, iki metrelik sopasıyla kafanı kırar. bu kadar üstüne gelme...

oğlum bak git!

Yandas Stayla

Hazir bir önceki yazida yandas demisken Erdogan'in "one minute" cikisi sonrasina denk gelen bir zamanda Sonnenallee'deki Arap bir abinin dükkanindan cektigim su fotograflari koydum koydum, yoksa elimde kalacak!




Berlin'de Arap bir abinin dükkanina Türk bayragi ve Erdogan resmi asmasi tam olarak nedir bilmiyorum ama kesinlikle "birsey"dir.