haberiniz olsun, aklınızda bulunsun.
ramazan geceleri
yolda afişini gördüm, "nächte des ramadan" bu sene de varmış. hal-i hazırda başladı bile. kadir gecesi gibi kerata, son on günde gitmelik.
haberiniz olsun, aklınızda bulunsun.
haberiniz olsun, aklınızda bulunsun.
pürmelal
güzel arkadaşım, bi' dinle!
küçüklüğünden beri içinde bulunmadığı "cephe"nin okumuş, aydın, entelektüel, sorgulayan addedilmesinden ve buna karşı içinde bulunduğu grubun, camianın ise taşralı, "kendini gerçekleştirememiş", soru soramayan, cahil kabul edilmesinden, böyle ele alınmaktan kendisine gına gelmiş olabilir ama hilal kaplan gibi mızıkçılık etmeden dinle. gezi parkı eylemlemcileri arasında görüşlerine katılmadığım birçok insan vardı. oradaki insanların eylemlerinin hepsine kefil olmam gibi bir durum da söz konusu değil ve ben birey olarak herhangi bir yerde olan herhangi bir olayı doğru bulmadığımı ifade edebiliyorum. biriyle gezi parkı eylemcilerinin arasında ideolojik veya duygusal farklılık olabilir, kişi kendisini onların yanında göremiyor olabilir, umrumda değil. sırf bu sebepten dolayı şu süreçte yaşanan şeyleri normalleştirmeye, eylemcileri ve taleplerini itibarsızlaştırmaya, hükümet mensuplarının veya bürokrasinin saçma sapan açıklamalarını, tavrını ve uygulamalarını allayıp pullamaya çabalıyorsan orada benim için sıkıntı başlıyor. her zaman diyorum ak parti mensubu birinin yolsuzluğu veya tecavüzü ak partiye oy veya gönül vermiş herhangi birini hırsız, tecavüzcü yapmaz. bireyin konumunu bu olaya nasıl yaklaştığı belirler. çıkarlar veya particilik ile bir insan herhangi bir "tersliği" savunmaya başladığında değişiyor işin rengi.
evet, gezi eylemleri sırasında "hepsi okumuş çocuklar, aman ne de zekiler" gibi bir pohpohlama olmuş olabilir. benim için mesele akıllıların burada, aptalların şurada olması durumu değil. "otorite" ile sorunu olan, dayatmaları, "ben yaptım oldu"ları kabul etmeyenlerin, çevreyi kalkınmaya, özgürlüğü güvenliğe, bireyi topluma öncelikleyen insanların kahir ekseriyetinin kendini gezi parkı tarafında konumlandırmasını gayet normal ve anlamlı buldum sadece. gezi parkı eylemcilerinin hepsinin "süpper" insanlar olduğunu iddia etmek gibi bir saçmalık yapacak değilim böyle düşünenler onlar arasında yer aldılar diyorum.
gezi yürüyüşlerine katıldım. kalpaklı bayraklara, mustafa kemal'in askerlerine rağmen katıldım. onlar orada diye orada değildim, onların orada olması da orada olma kararımı değiştirmedi. hatta orada herkesin olduğu onlar da görsün, sen de gör diye katılmama fazladan anlam bile yükledim belki.
ama herşeyin başında orada olmak istediğim için katıldım. yaşananlara duyduğum öfkem orada olmamak için kendimi kandıracak cümleler kurabilmeme imkan vermediği için katıldım belki de. birey olmanın duracağın yeri başkaları üzerinden belirlemeyi bırakmakla başladığını düşünüyorum.
bir insana kıyafetinden, inancından, düşüncesinden dolayı şiddet uygulanması kabul edilebilir değil. başörtülü birine bir kişi veya grup böyle birşey yaptıysa bunun anlaşılabilir, mazur görülebilir tarafı yok. insanların tepkisi ise olup olmadığı kesin olmayan bir olay üzerinden gezi parkı eylemlerinin değersizleştirmeye çalışanlaraydı ki, bu yapılan tam anlamıyla muktedirin sindirme ve susturma girişimiydi. ona bile "mağdur başörtülü olunca kanıt diye tutturuyorsunuz!" diye çemkiren oldu.
malumunuz türkiye sıkıntısı bol, derdi kendi kendine yetebilen dünya üzerindeki yedi ülkeden biri. ve mesela murat menteş'in dediği gibi "psikolojik duvarlar, hayali bariyerler var." ve "ferhan şensoy’un tiyatrosuna gidemezsin başörtülüysen. uzun saçlı bir genç adam camiden içeri adım atmakta zorlanır." bunlar yokmuş gibi davranmanın kimseye faydası yok. aksine, aşmaya çabalamamız gerekiyor.
ve evet, murat menteş'ten çok rahatsız oldu mahalle sakinleri ve o bugün yeni şafak'taki son yazısını yazdı. pekiyi neyi, nasıl, hangi müşterekte konuşacağız, konuşabileceğiz? yaşananlara kılıf uydurmak için kırk takla atan, "ama"yı cümlelerinden eksik etmeyen, hepsi birbirinin aynı şeyleri söyleyen sıkıcı insanları dinlemek sizi memnun mu edecek?
artık internet çağındayız, insanlar her gün her yazarı gazeteye hatta ülkeye bağlı kalmaksızın okuyabiliyor. murat menteş gidip ana akım bir gazetede de yazabilir, yazdıklarını yunanistan'ın bir kasabasına yerleşip internetten de yayınlayabilir, hiç yazmayıp kitap yazmaya da yoğunlaşabilir, mesele değil.
asıl sorun aranızda farklılığa, farklıya ne kadar söz hakkı, yaşama alanı tanıdığınız. dar çevrenizde ondan gayrısını duymamanız, cümlelerinizin hakikatten aldığı payı arttırmıyor. bir cümlenin çok kişi tarafından sıkça tekrarlanması saçmalığını [maalesef] azaltmıyor.
elimizde bir video var. yazdıklarımı buraya kadar okuduysan, biraz daha zaman ayırmanı ve videoyu izlemeni rica ediyorum. sonra biraz düşünmeni. "ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlat" demeyeceğim. yine "ama"ların arkasına sığınacaksın, mevzilere saklanıp cümlelerinle safları sıklaştırmaya, şiddeti aklaştırmaya çalışacaksın diye korkuyorum. düşün sadece, kendine dürüst oluncaya kadar. bir gün oturup sohbet ederiz belki, bir arada nasıl yaşayabileceğimize kafa yorarız. gruplar, partiler, cemiyetler, cemaatler... kıcaca başkaları olmaz. başbaşa, biz bize oluruz ve cümleler kurarız önce kendimize, sonra birbirimize.
küçüklüğünden beri içinde bulunmadığı "cephe"nin okumuş, aydın, entelektüel, sorgulayan addedilmesinden ve buna karşı içinde bulunduğu grubun, camianın ise taşralı, "kendini gerçekleştirememiş", soru soramayan, cahil kabul edilmesinden, böyle ele alınmaktan kendisine gına gelmiş olabilir ama hilal kaplan gibi mızıkçılık etmeden dinle. gezi parkı eylemlemcileri arasında görüşlerine katılmadığım birçok insan vardı. oradaki insanların eylemlerinin hepsine kefil olmam gibi bir durum da söz konusu değil ve ben birey olarak herhangi bir yerde olan herhangi bir olayı doğru bulmadığımı ifade edebiliyorum. biriyle gezi parkı eylemcilerinin arasında ideolojik veya duygusal farklılık olabilir, kişi kendisini onların yanında göremiyor olabilir, umrumda değil. sırf bu sebepten dolayı şu süreçte yaşanan şeyleri normalleştirmeye, eylemcileri ve taleplerini itibarsızlaştırmaya, hükümet mensuplarının veya bürokrasinin saçma sapan açıklamalarını, tavrını ve uygulamalarını allayıp pullamaya çabalıyorsan orada benim için sıkıntı başlıyor. her zaman diyorum ak parti mensubu birinin yolsuzluğu veya tecavüzü ak partiye oy veya gönül vermiş herhangi birini hırsız, tecavüzcü yapmaz. bireyin konumunu bu olaya nasıl yaklaştığı belirler. çıkarlar veya particilik ile bir insan herhangi bir "tersliği" savunmaya başladığında değişiyor işin rengi.
evet, gezi eylemleri sırasında "hepsi okumuş çocuklar, aman ne de zekiler" gibi bir pohpohlama olmuş olabilir. benim için mesele akıllıların burada, aptalların şurada olması durumu değil. "otorite" ile sorunu olan, dayatmaları, "ben yaptım oldu"ları kabul etmeyenlerin, çevreyi kalkınmaya, özgürlüğü güvenliğe, bireyi topluma öncelikleyen insanların kahir ekseriyetinin kendini gezi parkı tarafında konumlandırmasını gayet normal ve anlamlı buldum sadece. gezi parkı eylemcilerinin hepsinin "süpper" insanlar olduğunu iddia etmek gibi bir saçmalık yapacak değilim böyle düşünenler onlar arasında yer aldılar diyorum.
gezi yürüyüşlerine katıldım. kalpaklı bayraklara, mustafa kemal'in askerlerine rağmen katıldım. onlar orada diye orada değildim, onların orada olması da orada olma kararımı değiştirmedi. hatta orada herkesin olduğu onlar da görsün, sen de gör diye katılmama fazladan anlam bile yükledim belki.
ama herşeyin başında orada olmak istediğim için katıldım. yaşananlara duyduğum öfkem orada olmamak için kendimi kandıracak cümleler kurabilmeme imkan vermediği için katıldım belki de. birey olmanın duracağın yeri başkaları üzerinden belirlemeyi bırakmakla başladığını düşünüyorum.
bir insana kıyafetinden, inancından, düşüncesinden dolayı şiddet uygulanması kabul edilebilir değil. başörtülü birine bir kişi veya grup böyle birşey yaptıysa bunun anlaşılabilir, mazur görülebilir tarafı yok. insanların tepkisi ise olup olmadığı kesin olmayan bir olay üzerinden gezi parkı eylemlerinin değersizleştirmeye çalışanlaraydı ki, bu yapılan tam anlamıyla muktedirin sindirme ve susturma girişimiydi. ona bile "mağdur başörtülü olunca kanıt diye tutturuyorsunuz!" diye çemkiren oldu.
malumunuz türkiye sıkıntısı bol, derdi kendi kendine yetebilen dünya üzerindeki yedi ülkeden biri. ve mesela murat menteş'in dediği gibi "psikolojik duvarlar, hayali bariyerler var." ve "ferhan şensoy’un tiyatrosuna gidemezsin başörtülüysen. uzun saçlı bir genç adam camiden içeri adım atmakta zorlanır." bunlar yokmuş gibi davranmanın kimseye faydası yok. aksine, aşmaya çabalamamız gerekiyor.
ve evet, murat menteş'ten çok rahatsız oldu mahalle sakinleri ve o bugün yeni şafak'taki son yazısını yazdı. pekiyi neyi, nasıl, hangi müşterekte konuşacağız, konuşabileceğiz? yaşananlara kılıf uydurmak için kırk takla atan, "ama"yı cümlelerinden eksik etmeyen, hepsi birbirinin aynı şeyleri söyleyen sıkıcı insanları dinlemek sizi memnun mu edecek?
artık internet çağındayız, insanlar her gün her yazarı gazeteye hatta ülkeye bağlı kalmaksızın okuyabiliyor. murat menteş gidip ana akım bir gazetede de yazabilir, yazdıklarını yunanistan'ın bir kasabasına yerleşip internetten de yayınlayabilir, hiç yazmayıp kitap yazmaya da yoğunlaşabilir, mesele değil.
asıl sorun aranızda farklılığa, farklıya ne kadar söz hakkı, yaşama alanı tanıdığınız. dar çevrenizde ondan gayrısını duymamanız, cümlelerinizin hakikatten aldığı payı arttırmıyor. bir cümlenin çok kişi tarafından sıkça tekrarlanması saçmalığını [maalesef] azaltmıyor.
elimizde bir video var. yazdıklarımı buraya kadar okuduysan, biraz daha zaman ayırmanı ve videoyu izlemeni rica ediyorum. sonra biraz düşünmeni. "ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlat" demeyeceğim. yine "ama"ların arkasına sığınacaksın, mevzilere saklanıp cümlelerinle safları sıklaştırmaya, şiddeti aklaştırmaya çalışacaksın diye korkuyorum. düşün sadece, kendine dürüst oluncaya kadar. bir gün oturup sohbet ederiz belki, bir arada nasıl yaşayabileceğimize kafa yorarız. gruplar, partiler, cemiyetler, cemaatler... kıcaca başkaları olmaz. başbaşa, biz bize oluruz ve cümleler kurarız önce kendimize, sonra birbirimize.
gegen
bu fotoğrafı birçoğunuz görmüşsünüzdür herhalde, gezi eylemleri sırasında düşmüştü piyasaya.
iki arkadaşla beraber neukölln'de dolanırken aşağıdaki tabloyla karşılaşınca bir duraksadım önce.
allah biliyor ya, bir yandan "erdoğan-ak parti-ampül-edison" bağlantısı kurarken kafamda, bir yandan da mekanın eckkneipe'liğinin de katkısıyla, "lan acaba erdoğan yazısı montaj mıydı?" diye düşünüyordum.
"bir fotoğrafını çekeyim içeri girip sorarım." derken içeriden bir abi çıktı, arkadaşlarla kendi aramızda türkçe konuştuğumuzu duymuş olduğunu sanmama rağmen ısrarla almanca konuşunca ben de almanca konuşarak meseleyi sordum. "evet, önce erdoğan yazıyordu ama değiştirdim. ak parti'nin amblemi ampül. kimse bilmiyor ama edison ile tayyip arasında bir bağlantı var." dedi bizim için pek de orijinalliği olmayan esprisini açıklamaktan büyük zevk aldığını belli eder bir halde.
not: almancılığın protest hali
yazının girişinde kullandığım fotoğrafı ararken şu fotoğraf denk geldi. sonrasında da gezi olayları sırasındaki yürüyüşten benzer manzaralar geldi aklıma.
tabii "beynelmilel" olabilmek için hazırlanmış almance ve ingilizce pankartlar boyutu da vardı meselenin.
bu işler, zor işler.
son olarak bilmeyeni için söyleyeyim: "protest müzik" yerine buralarda "isyan" kullanılıyor. studivz yeni çıktığında milletin profillerinden aydım meseleye. hey gidi!
Berlin'in Divaneleri (3): Nir
Nir’in Brunnen Caddesi’ne ilk gelişi 2003 yılındadır. Hayfa’da siyaset bilimi okumuş, ailenin büyüklerinin bütün karşı çıkışlarına rağmen, belki biraz da onlara inat Almanya’da okumayı kafasına koymuştur. 2003’te altı aylık dil kursu için geldiği Berlin’de uzun bir süre bırakın bu bölgenin Museviler için önemini, Brunnen Caddesi’nin varlığından bile haberdar olmamış, Berlin’deki üçüncü ayında dil kursunda tanıştığı bir Fransız’ın ev arkadaşının evden ayrılması üzerine, Ruhleben’deki nefret ettiği yurt odasını terk etmiş ve apar topar Brunnen Caddesi’ne taşınmıştır.
Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir genç olan Nir, Brunnen Caddesi’ni iyi bilir. Başka işi yoksa – ki derslere pek gitmediği için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Esnafla pek içli dışlı olduğu söylenemez ama cadde üstünde ve caddeye açılan sokaklarda bulunan bar, meyhane, kafe, kahvehane ve bakkalların hepsine en az bir kere girmiştir. Görünüş itibarıyla bir Türk’ü andıran Nir’in, caddenin en köklü kurumlarından biri olan Kardeşler e.V.’nın kapısından içeriye adım atan ilk İsrailli olduğu doğrudur ama Sefa’ya sorarsanız oraya giren ilk yabancı olduğuna dair rivayete temkinli yaklaşmak gerekir. Bu konu Nir ve Sefa’nın da olduğu bir ortamda tartışılmış, Sefa’nın gür sesiyle, “Arkadaşlar, öncelikle yabancı ne demektir onu konuşmamız lâzım,” demesi üzerine bütün gözler ona çevrilmiştir. Türkçe bilmediği için söylenenleri anlayamıyor olsa da konuşulan konunun bir şekilde onu da ilgilendirdiğini sezmiş olan Nir de tıpkı kahvenin diğer sakinleri gibi Sefa’ya bakmış, Sefa, Nir’in o kahveye adım atan ilk yabancı olduğuna dair tezi şöyle çürütmüştür:
“Bakın beyler, yabancı demek oralı olmayan demektir. Şimdi burası neresi, Almanya. Burada yabancı kimdir? Alman olmayanlar. Yani sen ben hepimiz yabancıyız. Ha bu Nir kardeşimiz yerli mi? Hayır, o da yabancı. Ama buranın kapısından ilk giren yabancı değil. Buranın kapısından ilk giren yabancı, 20 yıl önce burayı devralıp kahve haline getiren Nevzat abimizdir.”
Sefa’nın bu sözleri üzerine konuyu tartışmakta olan kahve ahalisi hayal kırıklığına kapılmış, iri yarı, pos bıyıklı, hakkında burnunun Televizyon Kulesi’yle aşık atabileceğine dair rivayetler bulunan bir kahve sakini, olan biteni anlamayan Nir’i işaret ederek, “Lan Sefa siktirtme belanı. Yabancı derken bu gâvur gibi Türk olmayanları kast ediyoz işte. Bi’ akıllı sen misin amına koyiim,” diyerek konuyu kapatmıştır.
Devamında gelen gülüşmelerle morali bozulan, rengi atan Sefa, içtiği çayın parasını masaya attıktan sonra, Nir’i de koluna takarak kahveden çıkmış, sonra yeni arkadaşının kulağına eğilerek, “Ben işte bunun için Türk mekânlarına takılmıyorum. Hepsi kalın kafalı, zarafet yok adamlarda,” diyerek Nir'i parka doğru sürüklemiştir.
Yırtık, dışadönük, konuşkan ve sıcakkanlı bir genç olan Nir, Brunnen Caddesi’ni iyi bilir. Başka işi yoksa – ki derslere pek gitmediği için yoktur – zamanının büyük bölümünü caddede geçirir. Esnafla pek içli dışlı olduğu söylenemez ama cadde üstünde ve caddeye açılan sokaklarda bulunan bar, meyhane, kafe, kahvehane ve bakkalların hepsine en az bir kere girmiştir. Görünüş itibarıyla bir Türk’ü andıran Nir’in, caddenin en köklü kurumlarından biri olan Kardeşler e.V.’nın kapısından içeriye adım atan ilk İsrailli olduğu doğrudur ama Sefa’ya sorarsanız oraya giren ilk yabancı olduğuna dair rivayete temkinli yaklaşmak gerekir. Bu konu Nir ve Sefa’nın da olduğu bir ortamda tartışılmış, Sefa’nın gür sesiyle, “Arkadaşlar, öncelikle yabancı ne demektir onu konuşmamız lâzım,” demesi üzerine bütün gözler ona çevrilmiştir. Türkçe bilmediği için söylenenleri anlayamıyor olsa da konuşulan konunun bir şekilde onu da ilgilendirdiğini sezmiş olan Nir de tıpkı kahvenin diğer sakinleri gibi Sefa’ya bakmış, Sefa, Nir’in o kahveye adım atan ilk yabancı olduğuna dair tezi şöyle çürütmüştür:
“Bakın beyler, yabancı demek oralı olmayan demektir. Şimdi burası neresi, Almanya. Burada yabancı kimdir? Alman olmayanlar. Yani sen ben hepimiz yabancıyız. Ha bu Nir kardeşimiz yerli mi? Hayır, o da yabancı. Ama buranın kapısından ilk giren yabancı değil. Buranın kapısından ilk giren yabancı, 20 yıl önce burayı devralıp kahve haline getiren Nevzat abimizdir.”
Sefa’nın bu sözleri üzerine konuyu tartışmakta olan kahve ahalisi hayal kırıklığına kapılmış, iri yarı, pos bıyıklı, hakkında burnunun Televizyon Kulesi’yle aşık atabileceğine dair rivayetler bulunan bir kahve sakini, olan biteni anlamayan Nir’i işaret ederek, “Lan Sefa siktirtme belanı. Yabancı derken bu gâvur gibi Türk olmayanları kast ediyoz işte. Bi’ akıllı sen misin amına koyiim,” diyerek konuyu kapatmıştır.
Devamında gelen gülüşmelerle morali bozulan, rengi atan Sefa, içtiği çayın parasını masaya attıktan sonra, Nir’i de koluna takarak kahveden çıkmış, sonra yeni arkadaşının kulağına eğilerek, “Ben işte bunun için Türk mekânlarına takılmıyorum. Hepsi kalın kafalı, zarafet yok adamlarda,” diyerek Nir'i parka doğru sürüklemiştir.
varolmanın dayanılmaz politikliği
gezi direnişiyle beraber yaşamaya başladığımız şu fantastik günlerde, medyada dönüp duran bir "y kuşağı" lafı var. benim de, genel olarak "zekasıyla herkesi büyüleyen apolitik" gençliğe dair bir iki laf etmek geliyor içimden.
öncelikle, y kuşağı, foton kuşağı gibi new age benzeri isimlendirmelere çok şüpheli yaklaşıyorum. batı'nın muhtelif kategorizasyonlarını alıp birebir türkiyeli gençliğe uyarlamaya çalışınca parça parça elde kalması şaşırtıcı değil. söz konusu y kuşağı, 1979-1990 yılları arasında doğmuş, hızla gelişen teknolojiyle ve internetle büyümüş bir nesil. tabii türkiye koşullarında 80'li yıllarda yaygın internetten bahsedemeyeceğimiz için, bizim y kuşağının kuyruğu kesilip v kuşağı gibi bir şey oluyor. ama ana fikir çok hızlı davranan, iletişimi şimdi'de yaşayan, ağlar üzerinden anlaşan bir nesil. muhtelif yerlerde "tüketim gençliği" de deniyor. anne-babalarımızdan duya duya büyüdüğümüz, "her şeyin 80'ler öncesi ne kadar gerçek ve güzel olduğu" zamanları görememiş ve göremediği bir gerçeklik üzerinden daima eleştirilmiş bir nesil.
"siz kolaya alıştınız, her şey elinizin altında"
"eskiden bir kıyafeti senelerce giyerdik, siz bir sene giyip atıyorsunuz"
"hamburger çocuğusunuz siz, fast foodla büyüdünüz"
"bizim zamanımızda (insert: göller / arkadaşlıklar /aşklar / hava / sokaklar) daha temizdi, şimdiki gibi değildi"
bizden önce sağlarla sollarla ayrılmış, ilticaya karşı durmuş, darbenin ağırlığını yaşamış bir kuşağın, "gerçek" olamayan, kopya çocuklarıydık biz. öyle istediğimizden değil, hatta öyle olduğumuzdan da değil. ama yıllar yılı "işte apolitik özal çocukları" dendikçe öyle olduğumuza inandık. kendi anne-babamız, varoluşumuzun en sağlam temeli bize böyle hitap ediyorsa haklı olmalılardı, biz eksiktik, yarımdık ve artık asla bütün olamayacaktık.
halbuki, zannedildiği gibi "gezi" ile politik olmadık biz. bir sabah uyanıp internette kedi videolarından gaz maskesi yapımına geçmedik. upuzun bir süreçti yaşanılan, gezi ise bunun sadece patlama noktası oldu.
"dünyanın en apolitik neslini sokağa döktün, bravo akp" yazılarını görünce gülmüyor değilim. ama bunca insana yapılan haksızlığa da için için üzülüyorum. son kullanma tarihi geçmiş politiklik tanımları bugüne oturmuyor diye, bir koca nesil apolitik olmakla itham ediliyordu yalnızca. 68 kuşağı en temel haklar için çatışıyordu, insanlık ve eşitliğin var olmasına uğraşıyordu hani ya, belki o yüzden 2000'lerde hayvanlar hakları için ses yükselten gençler onlara fazlaca "rahat" geldi. LGBT pride yürüyüşleri yine aynı kuşak için oldukça kafa karıştırıcıydı. "solcu kızlar"ın makyaj yapmaktan bile kaçındığı, doğrusunun bu olduğuna inanılan bir perspektiften bakıp, baştan aşağı dikkat çekmek için renklere bulanmış drag queenleri, istanbul'da bir slutwalk yapamasa da daracık eteğiyle bas bas bağıran kırmızı rujlu kadınları okumak kolay olmadı. her şeyin saf ve temiz olduğu o eski zamanların ideallerinde, kadın ve erkek ancak yoldaş, bacı ve abi olduğundan, sokakta rahatça öpüşmek istemenin aslında ne kadar da politik bir duruş olduğu anlaşılamadı. gezi direnişinden önce aynı kişinin hem lgbt haklarını hem başörtüsünü desteklediğini görmek, bir önceki nesil için "kafası karışmış herhalde, 80'ler sonrası tabi" manasına geliyordu.
oysa biz yıllar yılı sırf kendimiz gibi olabilmek, tür ayırt etmeden tüm masumların yanında durabilmek, kadın erkek, dindar ateist demeden herkesin beraber var olabilmesi için kendimizce çıkış yolları arayıp duruyorduk. içimize kodlanmış cemaatçilerle, kemalistlerle yıllar süren boğuşmalarımız vardı. politik olmak yalnızca ezberden -izm'ler okumak, büyük isimleri cümle
içinde kullanmak, ötekileri dışlayan bir taraf seçme eylemi değildi. okul kantininde çay içmelerimiz, sabah dudağımıza sürdüğümüz rujumuz, başımıza sardığımız örtümüz zaten ister istemez politikti.
"sabahtan akşama kadar napıyorsun bilgisayarın / telefonun başında" diyen 50 yaş ve üstü zannederim artık neler yapılabildiğini biraz daha çok anladı. bu acıdan bu kadar çok mizah çıktıysa, sözlüklerin, twitterın, popüler kültürün, zaytung'un sayesinde, jamiryu'ların, o bayan şu şekil giyinir'lerin katkısıyla oldu.
yeni politik olma halimiz, en çok da kendini, kuşağını ve acılarını doğal olarak son derece ciddiye alan bir neslin, her şeye gülmeye çalışan yeni nesle şüpheyle yaklaşmasından anlaşılamıyordu. oysa gülmek, dalga geçmek, mizaha vurmak ve hem kendini hem de hayatı o kadar da ciddiye almamak, acıyla baş etmenin bir başka yoluydu. "size her şey oyun gibi geliyor" demiş olanlar, bugün ortaya çıkan mizah karşısında şaşkın. ama onlar da gülüyor, çünkü dalga geçebilmenin özgürleştirici ve güçlendirici halini tattılar. bugüne dek nefret, tapınma yahut korku abideleri olan "kocaman" politikacıları gülünç hale getiren bir nesil gördük hep birlikte, çok sevdik.
velhasıl, kimileriyle aynı gazeteleri okumuyor diye, kimileriyle aynı partiye oy vermiyor diye, hatta oy vermiyor diye "apolitik" addedilen çocuklar, içlerinde tuttuklarını dışarı çıkarıverdi. bir önceki nesil için ne sokak hayvanları için uğraştığımda, ne taciz eden her adamı ifşa edip bas bas bağırdığımda, ne önümde babası yaşında bir adam tarafından taciz edilen ortaokul öğrencisini kurtardığımda, ne polisle dalaştığımda, ne elimdeki bira şişesini yere atıp kıran otel güvenlikçisinden şikayetçi olduğumda, ne küresel iklim değişikliğiyle insanların beynini oyduğumda, ne on dört yaşımda beni taciz eden adamları güvenliğe bildirdiğimde ve yine de kıyafetlerimi "topluma uygun" hale getirmediğimde, ne muhtelif ortamlarda muhtelif azınlıklardan ve muhtelif ötekilerden bahsettiğimde, ne de okuyup yazdıklarımla bir türlü "politik" sıfatını hak edememiş olan ben, ne hikmetse gezi için berlin'de sokağa atınca kendimi, bir anda politik oldum. içim burulmadı değil, ama olsun, ne yapalım, buna da razıyız. biraz daha anlaşıldık, köprüler biraz daha yıkıldı artık.
şimdi daha az kategorizasyonla, daha çok beraberlikle, en çok da gülmelerle, güzel günlere.
niche
pazarlardan bir pazar bir mauerpark gezmesinde şununla karşılaştım:
fotoğrafını çekince abi kapalıçarşı esnafı atlangoçluğuyla "fotoğraf 1 euro" dedi. tebessüm ettim ama birşey demeden uzaklaşmış olmamak için "istanbul'dan arkadaşlar ziyarete geldi de onlara lazım olabilir." dedim.
güldü.
devam ettim: "allah'a şükür berlin'de buna ihtiyacımız yok."
bi an durdum, cümlenin sonuna "noch nicht"i (henüz yok) aynı anda iliştirdik. [duyarlı almanla sohbet de bir başka oluyor.]
iyi günler dileyip devam ettim. [istanbul'dan ziyarete gelen iki arkadaş vardı bu arada, yazarken böyle anlatınca sanki sırf laf olsun demişim gibi olduğunu fark ettim, belirteyim dedim.]
bu da "devletin başına devlet gelecek" temalı seçim sandığı:
fotoğrafını çekince abi kapalıçarşı esnafı atlangoçluğuyla "fotoğraf 1 euro" dedi. tebessüm ettim ama birşey demeden uzaklaşmış olmamak için "istanbul'dan arkadaşlar ziyarete geldi de onlara lazım olabilir." dedim.
güldü.
devam ettim: "allah'a şükür berlin'de buna ihtiyacımız yok."
bi an durdum, cümlenin sonuna "noch nicht"i (henüz yok) aynı anda iliştirdik. [duyarlı almanla sohbet de bir başka oluyor.]
iyi günler dileyip devam ettim. [istanbul'dan ziyarete gelen iki arkadaş vardı bu arada, yazarken böyle anlatınca sanki sırf laf olsun demişim gibi olduğunu fark ettim, belirteyim dedim.]
bu da "devletin başına devlet gelecek" temalı seçim sandığı:
feyşın
bu şehr-i berlin ki kendisinde sakil duracak birşey varsa o da "fashion week"tir arkadaş! [cümle gayet güzel giderken içteki erman toroğlu'na dur diyememek]
görlitzer bahnhof'un orada birileri bunu meşreplerince ifade etmiş. dolanan güvercin de çemberlitaş'ın yanındaki güvercinlerin sesini dinleyerek okula gitmeye alışkın bünyeme iyi geldi.
şeytan prag'a gider
her yer berlin ruhu her yer sticker!
charles bridge'den (karlov most) geçerek kale tarafından prag 1 tarafına geldim. kaleye giderken girdiğim kitapçıdaki teyzenin yanlış tarifi veya benim yanlış anlamam sonucunda sola döndüm. 100 metre geçmeden kıllanıp yolu sormaya girdiğim döviz bürosundaki elemanla biraz muhabbet ettim. türkiye'den geldiğimi öğrenince abi "kardeş, ben türk!" gibi cümleler kurmaya başladı. altından çıkacak bit yeniğini beklerken çok geçmedi işin aslı astarı ortaya çıktı:
abi daha sonra "polat alemdar'ı da biliyorum!" dedi. malum camlı ortam tokalaşamadık kendisiyle, "eyvallah" dedim çıktım, "eyvallah" dedi.
kendisinin tarifiyle aradığım yeri sonunda buldum: cafe slavia.
slavya kahvesinde oturan dostum tavfer'le,
vıltava suyuna karşı oturup,
tatlı tatlı yarenliği severim
hele sabahları hele baharda.
hele sabahları hele baharda
konuşurken dalar dalar gideriz
bir yitirir bir buluruz birbirimizi.
hele sabahları hele baharda.
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi.
nezval geçer taze çıkmış kabrinden
param parça yüreği de elinde
ve orhan veli'yle karşılaşırlar
urumeli hisarından gelir o
ve telli kavağa benzer orhanım
yüreciği
delik deşik onun da.
biz de aynı loncadanız biliriz tavfer
zanaatların en kanlısı şairlik
sırların sırrını öğrenmek için
yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
vıltava suyunun köpüklerine
martı kuşlarıyla gelir istanbul...
lejyonerler köprüsüne gidelim tavfer
martı kuşlarına ekmek verelim.
nazım hikmet ran
güzel kahveleri, pastaları mevcut. denemedim ama baklava dedikleri bir tatlıları ve türk kahveleri de var.
ayrıca saksafon çalan bu amca...
ve de bu dar geçit çıktı karşıma.
"sevmek bize iş oldu prag sokaklarında" diyemesem de sevdim prag'ı, prag sokaklarını, prag insanlarını.
konuşkan, güler yüzlü, yardım sever insanlar olduklarını tecrübe ettim veya bana öyleleri denk geldi.
ama insanlar ne kadar güzel olursa olsun o flash tv'ye maruz kalınacak demek ki!
yahudi mahallesini bulmaya çalışırken yön sormak için yaklaştığımda ürken teyze ise "buralı değilim, berlin'den geliyorum!" dedi. almanca devam edip "berlin'in hangi semtinde oturuyorsunuz?" diye sorduğumda ise sorumu garipseyip "bu sizi ne ilgilendirir ki?" minvalinde verdiği cevapla beraber oturması muhtemel semtleri düşünmeye başlamıştım ki "ben de berlin'den geliyorum" deyince "çek erkeklerine benziyorsunuz. berlin'den geldiğinizi tahmin edemezdim" dedi. "hiç türk'e benzemiyorsunuz!"dan sonra bir de bu çıkmıştı, iyi mi? "etraf turist dolu, çek erkeği görüp görmediğimi bilemiyorum."dedim. güldü, fotoğrafımı çekip "artık bende bir fotoğrafınız var!" dedi ve devam etti "übrigens ich wohne in charlottenburg!" schloss charlottenburg'un orada oturduğunu söyleyince eski mahallemin iki lafını ettik, sonrasında "ilginç bir tesadüf oldu, belki yine karşılaşırız!" dedi, birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldık.
dolanmaya devam ederken anonymous bar'a denk geldim, ismine hürmeten girdim. güzel, rahat bir yer. bulabilirseniz veya benim gibi denk gelirseniz girebilirsiniz.
şehirde dolaşırken esnaf türklerin yanı sıra turist olan birçok türke de denk gelebiliyorsunuz. ailesi ile gelenler olduğu gibi erasmus öğrencisi olduklarını tahmin ettiklerim de vardı. tunuslu bir esnaf türk olduğumuzu öğrenince etrafta çok türk olduğundan bahsetti ve "hele bir bayram gelsin, türk dolar buralar." dedi.
5 katlı diye sağda solda duyacağınız charles bridge'in prag 1 tarafındaki ayağında bulunan karlovy lazne diye bir mekan var, hakkında söyleyebileceğim tek olumlu şey: merdivenlerinde çok güzel kızlar var. hiçbir katında doğru düzgün birşey bulamayınca yukarı aşağı dolanırken dikkatimi çeken bu oldu.
srebrenica ve aliya
bugün 11 temmuz. srebrenica katliamı'nın yıldönümü. yakın tarihte avrupa'nın göbeğinde yaşanan büyük acının. kaçıncı yıl dönümü olduğu önemli değil. srebrenica acı, dram ve hüzün demek. her zaman.
kısa bir süre önce, iyi ve heyecanlı bir müslüman olan yakın dostumu, müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum. bitmemiş, fakat ana fikirleri ortaya konmuş olan makaleyi okudum. dostum dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyordu. o, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. zine de dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime “itaat” idi. evde çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı.
“idealini” tasvir etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (“zamanı gelince ana ve babası onu evlendirir”) bir çocuğu tasvir etmektedir. o asla bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler. yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: hakkını yiyorlar o susuyor. şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. tek kelimeyle o “karınca bile ezmeyenler” dendir vs.
bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade eden o sözü anladım. ve sadece bu değil, bizim son asırlardaki gerilememizin en az bir sebebini tespit ettiğimi düşünüyorum: insanların hatalı eğitimi... aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen islamî fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz. düşmanımız eğitimli, sert ve pervasız… bunlar müslüman ülkeleri teker teker işgal ederken biz gençliğimize nazik olmasını, “sineğe bile kötülük düşünmemesini”, kaderine boyun eğmesini, “her türlü iktidar allah’tan olduğuna göre “her türlü iktidara itaat içinde olmasını öğretiyoruz.
gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak islam’dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri islam’ın etrafına toplamaktadır. o, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.
günümüz uyanış asrında, bizzat islam düşüncesinin savunucuları veya kendini öyle tanımlayan kimselerin her türlü karşılaşmayı (kavgayı) rutin olarak kaybetmeleri ancak bu şekilde açıklanabilir. yasaklar ve ikilem felsefeleriyle ağa yakalanmış olan yüksek ahlak sahibi bu insanlar, ne istediklerini bilen ve hedeflerine ulaşmak için her aracı mubah gören, daha az ahlaklı, az medenî fakat kararlı ve acımasız karşıtlarıyla karşılaştıklarında kendilerini ikinci derecede (alt, aşağı seviyede) görmektedirler.
müslüman halkları idare eden kimselerin islam içinde terbiye görmüş ve islam düşüncesinden esinlenmiş kişilerden olmalarından daha tabii ne olabilir? ancak onlar bunu basit bir sebepten dolayı başaramamaktadırlar: idare etmek için değil idare edilmek için eğitilmişlerdir.
müslüman ortamında bizzat müslümanların topraklarına hâkim olan yabancılara, yabancı fikirlere ve siyasî ve ekonomik zulüme karşı direnç göstermelerinden daha mantıklı bir şey ne olabilir? Ancak onlar bunu yine o bilinen sebepten dolayı yapamamaktadırlar: seslerini yükseltmek için değil, itaat etmek için eğitilmişlerdir.
müslüman değil, tebaa... mükemmel, sakin, tam tebaa. neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). bizimle her türlü iktidara ne mutlu! fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?
söz konusu psikolojinin birçok bakış açısı vardır. onlardan biri her zaman tekrarlanan geçmiş hakkındaki hikâyedir. gencimize İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. o, alhambra ve geçmişteki fetihleri, binbir gece’nin şehrini, semerkand ve kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir. onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, ondan yaşamaya başlar. tabiî ki geçmiş önemlidir. ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur. bu yıkıcı teslimiyetçilik ve karşı gelmeme pedagojisinin, en az elli yerinde mücadele ve direniş prensiplerinin zikredildiği kur’an adına öğütlenmesi ayrı bir paradokstur. rahatlıkla söylenebilir ki kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir: allah’a olan teslimiyet. ancak allah’a olan bu teslimiyette kur’an insan için özgürlük inşa ederek, onu bütün korkulardan ve diğer bütün teslimiyetlerden kurtarmıştır.
şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz? her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. onların uyuşuğu müslüman değildir ve ölü birini islam’a “çevirmenin” imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.
çünkü hep aklımızda tutalım: islam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itiraz (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.
"mi nemamo drugog duga duşmanu osim: pravde!"
"düşmanlarımıza bir tek borcumuz var: adalet!"
alija izetbegović
sadece bu sözünden dolayı bile saygı duyabileceğim alija izetbegović'in elinize geçen bütün kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. "bilge kral" ünvanını nasıl hak ettiğinin nişanesidir her biri.
ben kendisini okurken yıllardır ülkemizi idare eden siyasetçileri düşündüm ve hangisinin ağzından hangi hikmetli sözün çıktığını... eminim siz de düşüneceksinizdir.
aşağıda bilge kralın bir konuşması mevcut, almanların dediği gibi bir "vorgeschmack" olsun.
srebrenica'da hayatını kaybedenlerin anısına ve acısına hürmetle...
bu makaleyi, küçük bir sohbet olarak tasavvur ediniz lütfen.
kısa bir süre önce, iyi ve heyecanlı bir müslüman olan yakın dostumu, müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum. bitmemiş, fakat ana fikirleri ortaya konmuş olan makaleyi okudum. dostum dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyordu. o, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. zine de dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime “itaat” idi. evde çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı.
“idealini” tasvir etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (“zamanı gelince ana ve babası onu evlendirir”) bir çocuğu tasvir etmektedir. o asla bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler. yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: hakkını yiyorlar o susuyor. şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. tek kelimeyle o “karınca bile ezmeyenler” dendir vs.
bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade eden o sözü anladım. ve sadece bu değil, bizim son asırlardaki gerilememizin en az bir sebebini tespit ettiğimi düşünüyorum: insanların hatalı eğitimi... aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen islamî fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz. düşmanımız eğitimli, sert ve pervasız… bunlar müslüman ülkeleri teker teker işgal ederken biz gençliğimize nazik olmasını, “sineğe bile kötülük düşünmemesini”, kaderine boyun eğmesini, “her türlü iktidar allah’tan olduğuna göre “her türlü iktidara itaat içinde olmasını öğretiyoruz.
gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak islam’dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri islam’ın etrafına toplamaktadır. o, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.
günümüz uyanış asrında, bizzat islam düşüncesinin savunucuları veya kendini öyle tanımlayan kimselerin her türlü karşılaşmayı (kavgayı) rutin olarak kaybetmeleri ancak bu şekilde açıklanabilir. yasaklar ve ikilem felsefeleriyle ağa yakalanmış olan yüksek ahlak sahibi bu insanlar, ne istediklerini bilen ve hedeflerine ulaşmak için her aracı mubah gören, daha az ahlaklı, az medenî fakat kararlı ve acımasız karşıtlarıyla karşılaştıklarında kendilerini ikinci derecede (alt, aşağı seviyede) görmektedirler.
müslüman halkları idare eden kimselerin islam içinde terbiye görmüş ve islam düşüncesinden esinlenmiş kişilerden olmalarından daha tabii ne olabilir? ancak onlar bunu basit bir sebepten dolayı başaramamaktadırlar: idare etmek için değil idare edilmek için eğitilmişlerdir.
müslüman ortamında bizzat müslümanların topraklarına hâkim olan yabancılara, yabancı fikirlere ve siyasî ve ekonomik zulüme karşı direnç göstermelerinden daha mantıklı bir şey ne olabilir? Ancak onlar bunu yine o bilinen sebepten dolayı yapamamaktadırlar: seslerini yükseltmek için değil, itaat etmek için eğitilmişlerdir.
müslüman değil, tebaa... mükemmel, sakin, tam tebaa. neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). bizimle her türlü iktidara ne mutlu! fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?
söz konusu psikolojinin birçok bakış açısı vardır. onlardan biri her zaman tekrarlanan geçmiş hakkındaki hikâyedir. gencimize İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. o, alhambra ve geçmişteki fetihleri, binbir gece’nin şehrini, semerkand ve kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir. onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, ondan yaşamaya başlar. tabiî ki geçmiş önemlidir. ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur. bu yıkıcı teslimiyetçilik ve karşı gelmeme pedagojisinin, en az elli yerinde mücadele ve direniş prensiplerinin zikredildiği kur’an adına öğütlenmesi ayrı bir paradokstur. rahatlıkla söylenebilir ki kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir: allah’a olan teslimiyet. ancak allah’a olan bu teslimiyette kur’an insan için özgürlük inşa ederek, onu bütün korkulardan ve diğer bütün teslimiyetlerden kurtarmıştır.
şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz? her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. onların uyuşuğu müslüman değildir ve ölü birini islam’a “çevirmenin” imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.
çünkü hep aklımızda tutalım: islam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itiraz (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.
islam deklarasyonu / alija izetbegović
ne birası sevim
bu blogda berlin'i neden sevdiğimi, sevdiğimiz anlatan birçok yazı yazdık.
mesela bir tanesi: "seviyorum merkez!"
bu blogun varolmasının sebeplerinden en önemlilerinden biri de kuşkusuz berlin'i sevmemiz, berlin'in hepimizin ortak yönü, yeri olması.
bu da bir "berlin'i neden sevmeliyiz?" yazısı...
geçenlerde dresdner straße'de, o gün tanıştığım ismail abi'nin dükkanının önünde otururken böyle bir an yaşadım.
söz biter, fotoğraf kalır:
bu arada şöyle de bir şarkı varmış, bi' dinleyin: ne birası sevim.
omuz omuza
malum futbolla aramıza uzun zaman daha da önemlisi başka meseleler girdi.
yarın (12.07 cuma) bir bahaneyle futbolla ilgilenirmiş gibi yapacağız.
"santrayla beraber omuz omuza" olmak isteyenler kreuzberg museum'a gidebilir.
facebook etkinliği.
yarın (12.07 cuma) bir bahaneyle futbolla ilgilenirmiş gibi yapacağız.
"santrayla beraber omuz omuza" olmak isteyenler kreuzberg museum'a gidebilir.
facebook etkinliği.
ramazan
malum almanya'da günler uzun, ortam zorlu, şartlar çetin.
"hoşgeldin ya evde yoksam?" de diye dürtse de şeytan...
cümleten hayırlı ramazanlar!
"hoşgeldin ya evde yoksam?" de diye dürtse de şeytan...
cümleten hayırlı ramazanlar!
herr katavaşya ve kazakistan'a giden mektubu
merhabalar efendim.
şuradan da okuyabileceğiniz üzre, bendenizin aslında türkiye'ye gitmesi gereken bir mektubu; kazakistan dolaylarına doğru bir yolculuğua çıkmıştı.
bunun üzerine bulunduğum şikâyete cevaben sabır ile beklemem telkin edilmiş, ben de otomatik verilmiş bu cevaba hayli bozulmuş olmama rağmen denileni yapmış idim.
sonuçta, bugün bana alman posta hizmetlerinden bir cevap geldi.
bu cevapta aynen şunlar yazıyordu:
Mit freundlichen Grüßen
Ihr Kundenservice BRIEF International
almanca bilmeyenler için:
mealen bendenize teşekkür ediyor, hakikaten mektubumun kazakistan'a gitmiş olduğunu; ama endişelenmememi, uluslararası anlaşmalar gereğince mektubun adresine muhakkak ulaşacağını söylüyor.
Sağolsun. eyvallah da, nedir arkadaş benim bu resmi makamlardan adım ile çektiğim?
boşuna bir (*) koymadık oraya. konuya dair diyeceklerim var!
hizmet dedik, hizmet anlayışı dedik. mezvu burada patlıyor benim için.
deutsche post'a benim durumumda bir şeyi şikâyet etmek istediğinizde böyle bir ekranla karşılaşıyorsunuz.
bu ekranda erkek mi yoksa kadın mı olduğunuzu işaretliyor ve isminizi de kendiniz giriyorsunuz. şu durumda, eğer hata sizden çıkmadıysa, birilerinin kafasına göre hata yapması benim mektubun kazakistan'a gitmesiyle aynı cenahtan geliyor olmalı.
katavaşya olarak yıllardır "bay" diye sıfatlandırılmaktan hayli bir rahatsızlık duymaktayım. bu yüzden son senelerde bildiğin su görmüş kedi gibi olaya yaklaşıyorum.
bir önceki maillerinde doğru isimle ve doğru sıfatla bana yaklaşılmışken, arada bir anda bay ve katvşya olmam beni daha fazla sinirlendiren nokta. farkındayım, pek kolay bir iş olmasa gerek farklı isimlerle muhatab olmak. ammavelakin, sıfatı doğru yazmak sizin elinizde değil mi? bunun ötesinde adımı yazmayıverin, kopyalayın. böylelikle yanlış da yapmamış olursunuz, ha? isimler o kadar da önemsiz şeyler değiller. şunu bir dikkata alın ya hu! ne olur!
ps: sanki ismim çok gizli bilgiymiş gibi yazmadım; ammavelakin neredeyse hepiniz kim olduğumu biliyorsunuz. yine de anonimliğimize halel gelmesin!
sevgiler,
herr olarak anılan frau katAvAşya
şuradan da okuyabileceğiniz üzre, bendenizin aslında türkiye'ye gitmesi gereken bir mektubu; kazakistan dolaylarına doğru bir yolculuğua çıkmıştı.
bunun üzerine bulunduğum şikâyete cevaben sabır ile beklemem telkin edilmiş, ben de otomatik verilmiş bu cevaba hayli bozulmuş olmama rağmen denileni yapmış idim.
sonuçta, bugün bana alman posta hizmetlerinden bir cevap geldi.
bu cevapta aynen şunlar yazıyordu:
Sehr geehrter Herr katvşya(*),
vielen
Dank für Ihren Hinweis, dem wir sofort nachgegangen sind. Es ist leider
richtig, dass Ihre Sendung statt nach Türkei fälschlich
nach Kasachstan abgeleitet wurde. Grund ist offenbar ein betrieblicher
Ableitungsfehler. Es ist jedoch gemäß internationaler Vereinbarungen
(Weltpostvertrag) sichergestellt, dass Ihre Sendung nach dem Zugang in
der Empfangsstelle unverzüglich in das vorgesehene
Zielland weitergeleitet wird. Es ist gut, dass Sie uns auf den Fehler
aufmerksam gemacht haben.
Bei weiteren Fragen und Anregungen sind wir gerne für Sie da!
Ihr Kundenservice BRIEF International
almanca bilmeyenler için:
mealen bendenize teşekkür ediyor, hakikaten mektubumun kazakistan'a gitmiş olduğunu; ama endişelenmememi, uluslararası anlaşmalar gereğince mektubun adresine muhakkak ulaşacağını söylüyor.
Sağolsun. eyvallah da, nedir arkadaş benim bu resmi makamlardan adım ile çektiğim?
boşuna bir (*) koymadık oraya. konuya dair diyeceklerim var!
hizmet dedik, hizmet anlayışı dedik. mezvu burada patlıyor benim için.
deutsche post'a benim durumumda bir şeyi şikâyet etmek istediğinizde böyle bir ekranla karşılaşıyorsunuz.
bu ekranda erkek mi yoksa kadın mı olduğunuzu işaretliyor ve isminizi de kendiniz giriyorsunuz. şu durumda, eğer hata sizden çıkmadıysa, birilerinin kafasına göre hata yapması benim mektubun kazakistan'a gitmesiyle aynı cenahtan geliyor olmalı.
katavaşya olarak yıllardır "bay" diye sıfatlandırılmaktan hayli bir rahatsızlık duymaktayım. bu yüzden son senelerde bildiğin su görmüş kedi gibi olaya yaklaşıyorum.
bir önceki maillerinde doğru isimle ve doğru sıfatla bana yaklaşılmışken, arada bir anda bay ve katvşya olmam beni daha fazla sinirlendiren nokta. farkındayım, pek kolay bir iş olmasa gerek farklı isimlerle muhatab olmak. ammavelakin, sıfatı doğru yazmak sizin elinizde değil mi? bunun ötesinde adımı yazmayıverin, kopyalayın. böylelikle yanlış da yapmamış olursunuz, ha? isimler o kadar da önemsiz şeyler değiller. şunu bir dikkata alın ya hu! ne olur!
ps: sanki ismim çok gizli bilgiymiş gibi yazmadım; ammavelakin neredeyse hepiniz kim olduğumu biliyorsunuz. yine de anonimliğimize halel gelmesin!
sevgiler,
herr olarak anılan frau katAvAşya
muhabbet sokağı numara 84
"sie liegt in meinen armen" şarkısı türkiye'de çetin çetinkaya'nın diye yayılmıştı tüm internet piyasasında. "izne" gittiğimde tüm seçkin internet cafeler başta olmak üzere her tarafta kulağıma çalınıyordu bu şarkı. sonrasında zamanının bir türk günü etkinliğiydi sanırım, [onlar da berlin'deki her kadının evinde kırmızı beyaz elbisesi veya takımı olduğunu fark ettiğim bir garip günlerdi] abi muhabbet adı ile ete kemiğe bürünmüştü. r'nbesk gibi "almancılık" ile pek bir uyumlu, başarılı ve melez bir kavram da ortaya çıkmış oldu.
geçen gün muhabbet'in yeni albümünün reklamına denk geldim mahallede.
e tabii ethno-marketing de abiyi dinleyenlerin çoğunun türkçeden ziyade almancaya teşne olduğunu düşününce bir garip de geldi bir yandan.
bilemedim.
geçen gün muhabbet'in yeni albümünün reklamına denk geldim mahallede.
e tabii ethno-marketing de abiyi dinleyenlerin çoğunun türkçeden ziyade almancaya teşne olduğunu düşününce bir garip de geldi bir yandan.
bilemedim.
mahalle esnafı
güzide semtimiz neukölln'ün mahalle esnafından bir abi, dükkanı selchowerstraße'de. tişörtü u-bahna doğru yürürken gördüm, dönüp tekrar baktım. emin olmak için abiye sordum, gezi parkı ile alakalı olarak yapmış. "eyvallah" dedim, fiyatını sordum 20 euro dedi.
(bkz. gaçayım)
mahalle esnafımız hakkında blogun derinlerinden...
36 gündür blog yazıyoruz, bir kere atatürk demedik
mahalle baskısı
Oyuna gelmeyin, bizim oyuna gelin
Haftaya oyunumuz var. Bu oyun ne faiz lobisinin oyunu, ne dış mihrakların; has mı has, öz mü öz bizim oyun vallahi.
Son zamanlarda bir miktar yazı yazmalardan uzak kaldıysam, direniş uykusuzluğuna "Posterin çıktısıöeğah" diye uykumdan fırlamalarım eklendiyse, hepsi bu bu oyunun suçu işte. Başta her şey kolay olacaktı, bir kısa oyun yazmıştım, geçen senelerde başka oyunlar yönetmiş olan bir hatun kişi oyunu beğenmiş, Freie Uni çatısı altında kendi oyunuyla beraber sahnelemeye kalkışmıştı. Ancak 27 (28 de neymiş) senede öğrendiğim bir şey varsa şudur: İyi bir şey oluyor gibiyse, muhtemelen olmayacaktır. Nitekim öyle de oldu. Mart ayında provalar başlamadan, ben iki gün sonra İstanbul'a uçmak üzere biletimi almış, hazırlığımı yapmış iken aynı hatun kişi "Çok üzgünüm ama ben psikiyatri kliniğine yatıcam, senin oyun da yalan" mealinde bir şeyler deyiverdi. Zaten yazdığım oyunu akli melekeleri yerinde birinin beğenmeyeceği belli olduğundan, tam oldu. "Yeaa neyse napalım" ile "Mnskym" arası bir hüsrandan sonra, bir aylık İstanbul kürümün ve başladığım deli ilaçlarının da etkisiyle, "Ne kaybedicem, hadi bari ben yapiym" demiş bulundum.
İşte o noktada bana yardım etmesi için daha önce oyun yazma/yönetme deneyimi olan bir arkadaşı ikna etmekten, haftalarca oyuncu aramaya, tabir-i caizse kalça loblarım ayrılana dek insan peşinde koşmaya varan bir maceraya atılmış bulundum. Bu sırada haftalarca prova yaptığımız aktör bir gün mesaj atıp "Ben iş buldum, oyunu bırakıyorum" mu demedi, aktristlerimizden biri hastanelere mi kaldırılmadı, halen baş aktör olan oyuncumuzun eşinin her an doğurabilecek kadar hamile, hashamile olduğunu mu öğrenmedik (Mesela kendisi oyun gecesi doğurmaya başlarsa oyunun iptal olacak olması gibi şahane olasıklar var ama pozitif düşünüyoruz, new age, kuantum, buddha, amin).
Şimdi buraya "Yani çok güzel bir deneyim, çok şey öğrendim, bu bir takım çalışmasııı:)))" falan yazmak isterdim ve harfi harfine de doğru olurdu ama an itibariyle daha ziyade "Yok la bi daha oyun moyun!" gibi hisler içindeyim. Yönetmek ve organize etmek olayları anksiyeteli kişiliğimle zerre örtüşmediğinden BUNLAR HEP MİDE ASİTİ olarak bana dönmekte.
O yüzden, hazır midemi elime almışken BU OYUNU KAÇIRMAYIN. İki halde de büyük şov var, ya her şey yolunda gidecek ve güzel bir gece olacak yahut her şey çığrından çıkacak ve ben histeri krizi eşliğinde performans sanatı sergileyeceğim. Bir tür win-win situation.
Her şey bu 40 dakika için.
Oyunun konusu hakkında da iki kelam edip bitireyim, zira adeta kendi yazımı sabote etmiş bulunuyorum. Velhasıl bu sene yazı grubumuzla bir "Berlin Masalları" projesi yapalım dedik. Bu oyun da projenin son ayağı olarak, Kırmızı Şapkalı Kız'dan esinlenilmiş bir hikaye. Ama durum bildiğiniz gibi değil, kızımız, nam-ı diğer Red, Oranienburgerstrasse'de bir fahişe olarak çalışmakta. Olaylar ise müşteri bulamadığı bir Noel gecesi vuku bulmakta.
Gelin, beğenmezseniz paranız iade! (Zira giriş ücreti yok)
Pazartesi, 8 Temmuz, 19.00
Çarşamba, 10 Temmuz, 19.00
John-F-Kennedy Institut Berlin
Lansstrasse 7-9, bodrum katındaki Cafete
Son zamanlarda bir miktar yazı yazmalardan uzak kaldıysam, direniş uykusuzluğuna "Posterin çıktısıöeğah" diye uykumdan fırlamalarım eklendiyse, hepsi bu bu oyunun suçu işte. Başta her şey kolay olacaktı, bir kısa oyun yazmıştım, geçen senelerde başka oyunlar yönetmiş olan bir hatun kişi oyunu beğenmiş, Freie Uni çatısı altında kendi oyunuyla beraber sahnelemeye kalkışmıştı. Ancak 27 (28 de neymiş) senede öğrendiğim bir şey varsa şudur: İyi bir şey oluyor gibiyse, muhtemelen olmayacaktır. Nitekim öyle de oldu. Mart ayında provalar başlamadan, ben iki gün sonra İstanbul'a uçmak üzere biletimi almış, hazırlığımı yapmış iken aynı hatun kişi "Çok üzgünüm ama ben psikiyatri kliniğine yatıcam, senin oyun da yalan" mealinde bir şeyler deyiverdi. Zaten yazdığım oyunu akli melekeleri yerinde birinin beğenmeyeceği belli olduğundan, tam oldu. "Yeaa neyse napalım" ile "Mnskym" arası bir hüsrandan sonra, bir aylık İstanbul kürümün ve başladığım deli ilaçlarının da etkisiyle, "Ne kaybedicem, hadi bari ben yapiym" demiş bulundum.
İşte o noktada bana yardım etmesi için daha önce oyun yazma/yönetme deneyimi olan bir arkadaşı ikna etmekten, haftalarca oyuncu aramaya, tabir-i caizse kalça loblarım ayrılana dek insan peşinde koşmaya varan bir maceraya atılmış bulundum. Bu sırada haftalarca prova yaptığımız aktör bir gün mesaj atıp "Ben iş buldum, oyunu bırakıyorum" mu demedi, aktristlerimizden biri hastanelere mi kaldırılmadı, halen baş aktör olan oyuncumuzun eşinin her an doğurabilecek kadar hamile, hashamile olduğunu mu öğrenmedik (Mesela kendisi oyun gecesi doğurmaya başlarsa oyunun iptal olacak olması gibi şahane olasıklar var ama pozitif düşünüyoruz, new age, kuantum, buddha, amin).
Şimdi buraya "Yani çok güzel bir deneyim, çok şey öğrendim, bu bir takım çalışmasııı:)))" falan yazmak isterdim ve harfi harfine de doğru olurdu ama an itibariyle daha ziyade "Yok la bi daha oyun moyun!" gibi hisler içindeyim. Yönetmek ve organize etmek olayları anksiyeteli kişiliğimle zerre örtüşmediğinden BUNLAR HEP MİDE ASİTİ olarak bana dönmekte.
O yüzden, hazır midemi elime almışken BU OYUNU KAÇIRMAYIN. İki halde de büyük şov var, ya her şey yolunda gidecek ve güzel bir gece olacak yahut her şey çığrından çıkacak ve ben histeri krizi eşliğinde performans sanatı sergileyeceğim. Bir tür win-win situation.
Her şey bu 40 dakika için.
Oyunun konusu hakkında da iki kelam edip bitireyim, zira adeta kendi yazımı sabote etmiş bulunuyorum. Velhasıl bu sene yazı grubumuzla bir "Berlin Masalları" projesi yapalım dedik. Bu oyun da projenin son ayağı olarak, Kırmızı Şapkalı Kız'dan esinlenilmiş bir hikaye. Ama durum bildiğiniz gibi değil, kızımız, nam-ı diğer Red, Oranienburgerstrasse'de bir fahişe olarak çalışmakta. Olaylar ise müşteri bulamadığı bir Noel gecesi vuku bulmakta.
Gelin, beğenmezseniz paranız iade! (Zira giriş ücreti yok)
Pazartesi, 8 Temmuz, 19.00
Çarşamba, 10 Temmuz, 19.00
John-F-Kennedy Institut Berlin
Lansstrasse 7-9, bodrum katındaki Cafete
sevan ne yapmaz
anayasa 90. madde:
handyside kararı
türkçesi:
"denetim görevi mahkeme’yi, 'demokratik bir toplumu' niteleyen ilkelere azami dikkat göstermeye zorlamaktadır. ifade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. ifade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır."
handyside kararı
"denetim görevi mahkeme’yi, 'demokratik bir toplumu' niteleyen ilkelere azami dikkat göstermeye zorlamaktadır. ifade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. ifade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır."
[bu vesileyle "not only... but also"nun "but also"sunu "ama ayrıca" diye çeviren zihniyete de hususen selam ederim.]
bildiğiniz gibi sevan nişanyan halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan 13,5 ay cezaya çarptırılıdı. ondan bir süre önce de fazıl say dini değerleri aşağıladığı gerekçesiyle 10 ay cezaya çarptırılmıştı.
neyin hakaret olduğu konusuna kafa yormamız lazım öncelikle.
mesela "allah yok, din yalan" demek hakaret mi? adam allah'ın varlığına da, dini doğruluğuna da inanmıyor işte. ne yapsın, sen kendini iyi hisset diye "allah var, dininizde çok süper, hak bir din ama işte ben iman ehlinden olamadım. bend e böyleyim işte, her gün dua ediyorum allah'a, bekliyoruz bakalım" mı desin?
bu meseleyi konuştuğum müslüman arkadaşlarıma sorduğum soru şu oluyor: "muhammed yalancıdır demek sizce hakaret midir?" aldığım cevap genelde "evet oluyor. "peki müslüman olmayan biri 'muhammed yalancıdır' demiş olmuyor mu?" dediğimde önce garipseyen bakışlarla karşılıyorum, "biri 'ben peygamberim, beni allah gönderdi, melek vasıtasıyla benimle konuşuyor, bunlar da onun kelamı' diyor, buna inanmayan biri de aslında 'sana inanmıyorum, yalan söylüyorsun demiş olmuyor mu?" dediğimde ise "inanmayabilir ama yalancı diyemez!" gibi cevaplar alıyorum genelde.
"neye hakaret diyeceğiz?" meselesine kıstas olarak "bir tarafın kendisini hakarete uğramış hissetmesi" dile getiriliyor. bu durumda peygamberden bahsederken hazreti demeyen, allah kelimesini büyük harfle yazmayanları uyaran bir "hassasiyet"i temel almamaız öngörülüyor demektir. en son geçenlerde "emekli vaiz" ifadesini hakaret telakki edip stüdyo terk edeni vardı, görmüşsünüzdür.
bu seviyeden neşet edecek "bir arada yaşama kültürü" neye deva olur, bilemiyorum?
müslüman olma iddiasında olan biriyim, doğrusunu allah bilir. "dine hakaret" diye birşey varsa yukarıda söylenenlerden dine hakaret devşiren zihniyetten bunun şöyle birşey olduğunu düşünüyorum:
mesela ismail karaosmanoğlu.
veya...
başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir.
tayyip'i üzmek allah'ı üzmektir.
başbakanımız bizim için ikinci peygamber gibidir.
türkiye'ye en son gidişimde gördüğüm şu var bir de mesela...
(bkz. daha gider bu)
açılan davalara, verilen cezalara bakınca türkiye'de islam dışındaki dinlere, inançlara, "weltanschauung"lara "saygıda kusur edilmediği" naifliğine kapılmanız pek mümkün.
maalesef durum biraz farklı tabii ki.
mesela mahmut macit örneği var elimizde, kendisi akparti ankara il yönetim kurulu üyesi.
burada hem hakaret hem de nefret suçu söz konusu. aleviler ve ateistler başta olmak üzere birçok gruba yapılan sayısız hakareti bulmak zor olmadığı gibi, sıralamak da marifet değil. her "ima"dan nem kapanlar yılalrdır birçok mizah dergisinde budistler, hıristiyanlar, ateistler ile ilgili sayısız karikatür olmasından rahatsızlık duymuyor. hatta ermeni, alevi, rum, ateist, dinsiz gibi kelimeleri küfür niyetine kullanmanın yanı sıra aynı cümle içerisinde farklı birçok hakareti sıralamaktan da imtina etmiyor. "aaa, var mı gerçekten öyle şeyler?" diye şaşkınlığa düşenler, sadece sevan nişanyan'ın facebook'ta veya blogunda yayınladığı yazıların altındaki yorumlara bakmaları durumunda konu hakkındaki cehaletlerini giderecek yeterince misale vasıl olacaktır.
bu noktaya "dine hakaret" konusundaki iki yüzlülüğü belirtmek için değindim.
bu ikiyüzlülük ve seviye üzerinden hiçbir meseleyi tartışamayız.
dine hakaret meselesinin genel olarak "nefret söylemi" üzerinden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. bireye düşenin ise dine, dini değere saygı beklemenin ötesinde yaşadığı dinin diğer insanları saygı duymasına sebep olup olmadığına kafa yormak olduğuna inanıyorum. ama bütün bunlar ancak başka bir düzlem ve samimiyet yakalandığında tartışılabilecek konular. o zamana kadar illa "dine hakaret etmek isteyen" varsa beni bulsun, gelsin yanımda içini döksün! sonuna kadar dinleyeceğimi ve şikayetçi olmayacağımı burada beyan ederim.
malum önümüz ramazan, mübarek ay birçokları tarafından "saygı" kavramı üzerinden oruç tutmayanlara hiç birşey yapılmazsa bile "laf çakılmaya" çalışıldığı "on bir ayın sultası"na döndürülüyor.
yapmayın etmeyin...
oruç bireysel bir ibadettir ve saygı duyulan değil tutulan birşeydir.
bu vesileyle tüm müslümanlara hayırlı ramazanlar dilerim.
yarın (05.07.2013 cuma) sevan nişanyan paul-lincke-ufar 44a adresinde bulunan komkar'da "türkiye'de ifade özgürlüğü" konulu bir konuşma yapacak, haberiniz olsun. [facebook etkinliği]
ps: "gazeteci olsam sevan nişanyan ile ilgili bir olayda böyle başlık atarım" dediğim ifadeyi bu vesile ile başlık olarak kullanayım dedim, içerik ile alakası yoktur.
bildiğiniz gibi sevan nişanyan halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan 13,5 ay cezaya çarptırılıdı. ondan bir süre önce de fazıl say dini değerleri aşağıladığı gerekçesiyle 10 ay cezaya çarptırılmıştı.
neyin hakaret olduğu konusuna kafa yormamız lazım öncelikle.
mesela "allah yok, din yalan" demek hakaret mi? adam allah'ın varlığına da, dini doğruluğuna da inanmıyor işte. ne yapsın, sen kendini iyi hisset diye "allah var, dininizde çok süper, hak bir din ama işte ben iman ehlinden olamadım. bend e böyleyim işte, her gün dua ediyorum allah'a, bekliyoruz bakalım" mı desin?
bu meseleyi konuştuğum müslüman arkadaşlarıma sorduğum soru şu oluyor: "muhammed yalancıdır demek sizce hakaret midir?" aldığım cevap genelde "evet oluyor. "peki müslüman olmayan biri 'muhammed yalancıdır' demiş olmuyor mu?" dediğimde önce garipseyen bakışlarla karşılıyorum, "biri 'ben peygamberim, beni allah gönderdi, melek vasıtasıyla benimle konuşuyor, bunlar da onun kelamı' diyor, buna inanmayan biri de aslında 'sana inanmıyorum, yalan söylüyorsun demiş olmuyor mu?" dediğimde ise "inanmayabilir ama yalancı diyemez!" gibi cevaplar alıyorum genelde.
"neye hakaret diyeceğiz?" meselesine kıstas olarak "bir tarafın kendisini hakarete uğramış hissetmesi" dile getiriliyor. bu durumda peygamberden bahsederken hazreti demeyen, allah kelimesini büyük harfle yazmayanları uyaran bir "hassasiyet"i temel almamaız öngörülüyor demektir. en son geçenlerde "emekli vaiz" ifadesini hakaret telakki edip stüdyo terk edeni vardı, görmüşsünüzdür.
bu seviyeden neşet edecek "bir arada yaşama kültürü" neye deva olur, bilemiyorum?
müslüman olma iddiasında olan biriyim, doğrusunu allah bilir. "dine hakaret" diye birşey varsa yukarıda söylenenlerden dine hakaret devşiren zihniyetten bunun şöyle birşey olduğunu düşünüyorum:
mesela ismail karaosmanoğlu.
veya...
başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir.
tayyip'i üzmek allah'ı üzmektir.
başbakanımız bizim için ikinci peygamber gibidir.
türkiye'ye en son gidişimde gördüğüm şu var bir de mesela...
(bkz. daha gider bu)
açılan davalara, verilen cezalara bakınca türkiye'de islam dışındaki dinlere, inançlara, "weltanschauung"lara "saygıda kusur edilmediği" naifliğine kapılmanız pek mümkün.
maalesef durum biraz farklı tabii ki.
mesela mahmut macit örneği var elimizde, kendisi akparti ankara il yönetim kurulu üyesi.
burada hem hakaret hem de nefret suçu söz konusu. aleviler ve ateistler başta olmak üzere birçok gruba yapılan sayısız hakareti bulmak zor olmadığı gibi, sıralamak da marifet değil. her "ima"dan nem kapanlar yılalrdır birçok mizah dergisinde budistler, hıristiyanlar, ateistler ile ilgili sayısız karikatür olmasından rahatsızlık duymuyor. hatta ermeni, alevi, rum, ateist, dinsiz gibi kelimeleri küfür niyetine kullanmanın yanı sıra aynı cümle içerisinde farklı birçok hakareti sıralamaktan da imtina etmiyor. "aaa, var mı gerçekten öyle şeyler?" diye şaşkınlığa düşenler, sadece sevan nişanyan'ın facebook'ta veya blogunda yayınladığı yazıların altındaki yorumlara bakmaları durumunda konu hakkındaki cehaletlerini giderecek yeterince misale vasıl olacaktır.
bu noktaya "dine hakaret" konusundaki iki yüzlülüğü belirtmek için değindim.
bu ikiyüzlülük ve seviye üzerinden hiçbir meseleyi tartışamayız.
dine hakaret meselesinin genel olarak "nefret söylemi" üzerinden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. bireye düşenin ise dine, dini değere saygı beklemenin ötesinde yaşadığı dinin diğer insanları saygı duymasına sebep olup olmadığına kafa yormak olduğuna inanıyorum. ama bütün bunlar ancak başka bir düzlem ve samimiyet yakalandığında tartışılabilecek konular. o zamana kadar illa "dine hakaret etmek isteyen" varsa beni bulsun, gelsin yanımda içini döksün! sonuna kadar dinleyeceğimi ve şikayetçi olmayacağımı burada beyan ederim.
malum önümüz ramazan, mübarek ay birçokları tarafından "saygı" kavramı üzerinden oruç tutmayanlara hiç birşey yapılmazsa bile "laf çakılmaya" çalışıldığı "on bir ayın sultası"na döndürülüyor.
yapmayın etmeyin...
oruç bireysel bir ibadettir ve saygı duyulan değil tutulan birşeydir.
bu vesileyle tüm müslümanlara hayırlı ramazanlar dilerim.
yarın (05.07.2013 cuma) sevan nişanyan paul-lincke-ufar 44a adresinde bulunan komkar'da "türkiye'de ifade özgürlüğü" konulu bir konuşma yapacak, haberiniz olsun. [facebook etkinliği]
ps: "gazeteci olsam sevan nişanyan ile ilgili bir olayda böyle başlık atarım" dediğim ifadeyi bu vesile ile başlık olarak kullanayım dedim, içerik ile alakası yoktur.
Kahrolsun bağzı gitmeler
"Sadece 10 gün kaldı. Sonra Berlin başlıyor." 21.07.2010- İstiklal caddesinde bir yerlerde..
Vizemi almayı beklerken yazmışım bunları... Hep böyle oluyor, taşınırken ilk kitapları topluyorum. İçlerine bakarken karaladığım ne varsa gözüm takılıyor, okumaya başlıyorum ve toplanamıyorum...
Şu an evin içi 3 TOMA gücünde dağılmış durumda... Ben de pek farklı değilim açıkçası. Hani hep ertelenen ama orada durduğu için rahatsız eden "yapılması gereken" şeyler vardır; ertelemek içteki kuruntuyu ortadan kaldırmaz ama günü kurtarır. Son zamanlarda böyleydim, baktım bir yerden başlamak gerek; önce "olmayınca olmuyormuş" demesini öğrendim. Ve karar verdim. Dönüyorum. Kesin dönüş.
Bileti alana kadar, dillendirmedim sesli sesli pek. Tek yön tuşuna basıp bilet almak zormuş.
Eşyaları toparlarken her birinin anısıyla yüzleşmek de.
Berlin'i sevmek zordu başlarda, başka gitmelerden gelmiştim onlarla boğuşuyordum.
Alışmak daha zor olmadı, havasına bile. Şikayetim asla Berlin'in kendisinden olmadı.
Dönüyorum demek en zoru oldu.
Acısı iyice koymadan, telaşın içinde kalsın hislerim diye en az zamanı tanıdım kendime.
Uzadıkça sızı artar, bilirim.
"Du bist verrückt mein Kind. Du musst nach Berlin"
Bu sözü hiç duymadan daha, ne kadar doğru olduğunu gördüm. Biri benden önce demiş diye hayıflandım.
Güzel gülen, farklı düşünen, iyi konuşan, çok yazan, pek eğlenen, değişik bakan ama herkesin de aynı masada oturabildiği bir sürü insanı kattı Berlin hayatıma. Berlin'i sevdim, Berlin'de olanlardan ötürü...
Sonra Berlin'i Berlin olduğu için sevdim. Bıkmadan yürüdüğüm caddelerini, uyumadan gezdiğim barlarını, sakınmadan konuşabildiğim cümlelerime, kısaca en özgür halime ev sahipliği yaptığı için sevdim.
Ben yine kutulara döneyim, sonra gitmeme daha az da olsa varken ıhlamur kokan sokaklara...
Kalan sağlar benimdir.
Berlin, you take my breath away.
üç ağaç uğruna ya rab!
haberin orijinali tagesspiegel'de.
yani...
"schöneberg ilçesinde yapılması planlanan bina için 3 ıhlamur ağacının kesilecek olmasına tepki gösteren berlinliler, arsanın girişini kapatarak ağaçların kesilmesini engelledi. S1 metro hattı yakınındaki arazide inşa edilecek bina dolayısıyla semtin dokusunun bozulacağını söyleyen “crellekiez zukunft” inisiyatifi kurucularından anja jochum, semt sakinleri olarak inşaatı durdurnak istediklerini ifade etti. ağaçların etrafında zincir oluşturma eylemi yapacağını polise bildirmiş olan grup, polisin erken saatten itibaren alana girişi engellemesi üzerine yola oturarak iş makinalarının çalışmasını engelledi. yapılması planlanan yedi katlı binanın bölge için çok büyük olduğunun altını çizen jochum, eski belediye meclis üyesi bernd krömer’in (cdu) kendilerine bu alanda park yapılacağı sözü verdiğini hatırlattı ve 30 kişi ile başlayan eyleme gün içerisinde yaklaşık 100 kişinin destek olduğunu söyledi. öğleden sonra olay yerine gelen tempelhof-schöneberg belediye başkanı angelika schöttler (spd) eylemcileri anladığını belirterek “ağaçlar çok güzel fakat hukuki olarak burada söz hakkımız yok. yargının, bölge sakinlerinin de içinde olacağı bir süreç sağlayacağını umuyorum” dedi. polis sözcüsü stefan redlich’in “ağaçlar bugün kesilmeyecek. gün içerisinde yapılan iptal başvurusunun sonuçlanmasını bekleyeceğiz” açıklamasının ardından iş makinaları alandan ayrılırken vatandaşlar oturma eylemine devam edeceklerini beyan etti."
gibi.
haberde biber gazı, orantısız şiddet, dış mihrak, faiz lobisi, çapulcu, soracak değiliz, çok iyi biliriz, chp zihniyeti gibi kelimeler eksik.
gibi.
gibi.
haberde biber gazı, orantısız şiddet, dış mihrak, faiz lobisi, çapulcu, soracak değiliz, çok iyi biliriz, chp zihniyeti gibi kelimeler eksik.
gibi.
Berlin'in Divaneleri (2): Helmuth Amca'nın Emekli Olduktan Sonra Yaptığı 10 Önemli Şey
Helmuth Steiner 41 yıl süren memuriyet hayatının ardından 2005 yılında emekli oldu ve emekli olduktan sonra şunları yaptı:
1) Yıllardır inceden inceye kurduğu plan doğrultusunda karısını zehirleyerek öldürdü ve bu işten herhangi bir suçlamaya maruz kalmaksızın sıyrıldı.
2) Evdeki bütün kap kacağı toplayıp, çuvallara doldurduktan sonra hepsini şehir dışında bir tarlanın orta yerine bıraktı ve hayatının geri kalanında hiç bulaşık yıkamadı. Kağıt tabaklarla, plastik çatal-bıçakla ömrünü geçirdi.
3) Karısının cenazesini kaldırdıktan sonra Hannover’de yaşayan oğluna ucuzcu marketlerin birinden dört kasa bira aldırdı. Sonra çalışma hayatı boyunca gecenin kör vaktinde yayınlandığı için izleyemediği ama hepsini kaydedip, VHS kasetler vasıtasıyla özenle arşivlediği “Die Schönsten Bahnstrecke der Welt / Dünyanın En Güzel Demiryolları” arşivini dört kasa bira eşliğinde baştan sona seyretti.
4) Kırk yıldır yaşadığı eviyle aynı sokakta olduğu halde bir kez olsun gitmediği mahalle barının müdavimi oldu. 2006 yılının Mart ayında sistematik olarak her akşam saat 19:30 civarında bara girip, saat 22:00’ye kadar üç adet bira ve üç adet sigara tüketti. Barın sahibi olan yaşlı karı-kocayla ve mekânın diğer müdavimleriyle dostluk kurdu. 21 Mart 2010 gecesi saat 22:00 civarında barın sahiplerinden biri olan Else Bunt’un yanına yaklaşıp, kendisine oral seks yapmasını teklif edince bardan kovuldu ve bir daha hiç uğramadı.
5) Bir sabah uyanıp, nereden geldiğini kendisinin de bilmediği bir dürtüyle karısının 14 yaşından beri tuttuğu günlükleri dolaptan çıkarıp masaya koydu ve o gün akşama kadar hepsini okuduktan sonra tüm sayfalarını tek tek yırtıp mutfak lavabosunda yaktı.
6) Belli bir yaşın üstündeki bekar ya da dullar için düzenlenen turların varlığından haberdar olur olmaz, banka hesabında zor günler için sakladığı paranın bir kısmını çekip, İspanya’nın güney sahillerinde bir hafta sürecek olan tura yazıldı. Burada bekar ya da dul olmadığı halde, hayatında bir kez olsun kocasından ayrı tatil yapmak istediği için o tura katılmış olan Doğu Berlinli bir kadınla tanışıp arkadaş oldu. Tatilin üçüncü gününden itibaren Bertha adlı bu kadınla sahilde, havuz başında ve otelin restoranında birlikte vakit geçirmeye başladılar. Çocukları ve torunlarından, geçmişlerinden, sevdikleri filmlerden ve ülkelerden, yemek tariflerinden, Berlin’den, Berlin'in çevresindeki göl ve nehirlerden, eski günlerden konuştular. Tatilin beşinci gününde sabaha karşı uyanıp odasının balkonuna çıkan Bertha Schüler, Helmuth Amca’nın büyük bir zevkle otelin havuzuna işemekte olduğunu görünce ondan soğudu. Helmuth Amca dönüş yolunda bütün ısrarlarına rağmen Bertha’nın Berlin’deki telefon numarasını ve adresini alamadı.
7) Evinin bir zamanlar çocuk odası olan arka odasını bir hobi odasına çevirmeye karar verdi. Odadaki eskimiş mobilyaları bir adam tutup şehir çöplüğüne taşıttı. Oğlundan ve karısından kalan kitapları erkenden uyandığı bir sabah arabasına atıp, henüz açılmamış olan mahalle kütüphanesinin önüne bıraktı. Aynı gün odayı silip süpürdükten sonra yanına bir kasa bira alıp bomboş odanın orta yerine oturdu ve hangi hobiye yönelmesi gerektiğini düşündü. Uzun süre düşünmesine rağmen, beşinci biranın sonunda hâlâ kendisine uygun bir hobi bulamadığı için bu projesini rafa kaldırdı.
8) İspanya tatilinde tanıştığı Bertha Schüler’in numarasını telefon rehberinden bulamayan Helmuth Amca, Paskalya tatili esnasında ailesiyle birlikte ziyaretine gelen torunundan yardım istedi. Bunun aralarında bir sır olacağına dair yemin ettirdikten sonra torununun cebine 100 euro para koydu ve konuyu araştırması için onu bir internet cafeye gönderdi. Helmuth Amca’nın torunu, Bertha Schüler’in Berliner Zeitung’da çıkan ölüm ilanını buldu internette. Helmuth Amca, Bertha Schüler’in tek başına gittiği İspanya tatilinden döndükten üç hafta sonra doğal sebeplerden öldüğünü ve Mahlsdorf Mezarlığı’nda gömülü olduğunu öğrendi.
9) Her ay bir restoranda toplanıp birlikte yiyip içen eski iş arkadaşlarıyla temasa geçti ve ilk kez bu toplantılardan birine katıldı. Daha geleli iki saat bile olmamışken canı çok sıkıldığı için kimseye bir şey söylemeden masadan kalktı ve kendi hesabını ödeyip restorandan ayrıldı.
10) Helmuth Amca tüm bunları yaptıktan sonra içinde çok büyük bir boşluk hissetti ve ömrünün sonuna kadar bu boşlukla yaşamaya devam etti.
1) Yıllardır inceden inceye kurduğu plan doğrultusunda karısını zehirleyerek öldürdü ve bu işten herhangi bir suçlamaya maruz kalmaksızın sıyrıldı.
2) Evdeki bütün kap kacağı toplayıp, çuvallara doldurduktan sonra hepsini şehir dışında bir tarlanın orta yerine bıraktı ve hayatının geri kalanında hiç bulaşık yıkamadı. Kağıt tabaklarla, plastik çatal-bıçakla ömrünü geçirdi.
3) Karısının cenazesini kaldırdıktan sonra Hannover’de yaşayan oğluna ucuzcu marketlerin birinden dört kasa bira aldırdı. Sonra çalışma hayatı boyunca gecenin kör vaktinde yayınlandığı için izleyemediği ama hepsini kaydedip, VHS kasetler vasıtasıyla özenle arşivlediği “Die Schönsten Bahnstrecke der Welt / Dünyanın En Güzel Demiryolları” arşivini dört kasa bira eşliğinde baştan sona seyretti.
4) Kırk yıldır yaşadığı eviyle aynı sokakta olduğu halde bir kez olsun gitmediği mahalle barının müdavimi oldu. 2006 yılının Mart ayında sistematik olarak her akşam saat 19:30 civarında bara girip, saat 22:00’ye kadar üç adet bira ve üç adet sigara tüketti. Barın sahibi olan yaşlı karı-kocayla ve mekânın diğer müdavimleriyle dostluk kurdu. 21 Mart 2010 gecesi saat 22:00 civarında barın sahiplerinden biri olan Else Bunt’un yanına yaklaşıp, kendisine oral seks yapmasını teklif edince bardan kovuldu ve bir daha hiç uğramadı.
5) Bir sabah uyanıp, nereden geldiğini kendisinin de bilmediği bir dürtüyle karısının 14 yaşından beri tuttuğu günlükleri dolaptan çıkarıp masaya koydu ve o gün akşama kadar hepsini okuduktan sonra tüm sayfalarını tek tek yırtıp mutfak lavabosunda yaktı.
6) Belli bir yaşın üstündeki bekar ya da dullar için düzenlenen turların varlığından haberdar olur olmaz, banka hesabında zor günler için sakladığı paranın bir kısmını çekip, İspanya’nın güney sahillerinde bir hafta sürecek olan tura yazıldı. Burada bekar ya da dul olmadığı halde, hayatında bir kez olsun kocasından ayrı tatil yapmak istediği için o tura katılmış olan Doğu Berlinli bir kadınla tanışıp arkadaş oldu. Tatilin üçüncü gününden itibaren Bertha adlı bu kadınla sahilde, havuz başında ve otelin restoranında birlikte vakit geçirmeye başladılar. Çocukları ve torunlarından, geçmişlerinden, sevdikleri filmlerden ve ülkelerden, yemek tariflerinden, Berlin’den, Berlin'in çevresindeki göl ve nehirlerden, eski günlerden konuştular. Tatilin beşinci gününde sabaha karşı uyanıp odasının balkonuna çıkan Bertha Schüler, Helmuth Amca’nın büyük bir zevkle otelin havuzuna işemekte olduğunu görünce ondan soğudu. Helmuth Amca dönüş yolunda bütün ısrarlarına rağmen Bertha’nın Berlin’deki telefon numarasını ve adresini alamadı.
7) Evinin bir zamanlar çocuk odası olan arka odasını bir hobi odasına çevirmeye karar verdi. Odadaki eskimiş mobilyaları bir adam tutup şehir çöplüğüne taşıttı. Oğlundan ve karısından kalan kitapları erkenden uyandığı bir sabah arabasına atıp, henüz açılmamış olan mahalle kütüphanesinin önüne bıraktı. Aynı gün odayı silip süpürdükten sonra yanına bir kasa bira alıp bomboş odanın orta yerine oturdu ve hangi hobiye yönelmesi gerektiğini düşündü. Uzun süre düşünmesine rağmen, beşinci biranın sonunda hâlâ kendisine uygun bir hobi bulamadığı için bu projesini rafa kaldırdı.
8) İspanya tatilinde tanıştığı Bertha Schüler’in numarasını telefon rehberinden bulamayan Helmuth Amca, Paskalya tatili esnasında ailesiyle birlikte ziyaretine gelen torunundan yardım istedi. Bunun aralarında bir sır olacağına dair yemin ettirdikten sonra torununun cebine 100 euro para koydu ve konuyu araştırması için onu bir internet cafeye gönderdi. Helmuth Amca’nın torunu, Bertha Schüler’in Berliner Zeitung’da çıkan ölüm ilanını buldu internette. Helmuth Amca, Bertha Schüler’in tek başına gittiği İspanya tatilinden döndükten üç hafta sonra doğal sebeplerden öldüğünü ve Mahlsdorf Mezarlığı’nda gömülü olduğunu öğrendi.
9) Her ay bir restoranda toplanıp birlikte yiyip içen eski iş arkadaşlarıyla temasa geçti ve ilk kez bu toplantılardan birine katıldı. Daha geleli iki saat bile olmamışken canı çok sıkıldığı için kimseye bir şey söylemeden masadan kalktı ve kendi hesabını ödeyip restorandan ayrıldı.
10) Helmuth Amca tüm bunları yaptıktan sonra içinde çok büyük bir boşluk hissetti ve ömrünün sonuna kadar bu boşlukla yaşamaya devam etti.
kitapta kampanya
kreuzberg'deki gökkuşağı kitabevi'nin size mesajı var:
değerli kitapseverler,
kitabevimizde 3-31 temmuz 2013 tarihleri arasında (özel siparişler hariç) bütün kitaplarda % 40 indirim uygulanacaktır.
bilginize, saygılarımızla
gökkuşağı kitabevi
adalbertstr. 3 10999 berlin
030-26 30 31 46
regenbuch.berlin@gmail.com
www.regenbogen-buch.net
iki. temmuz.
bedenim üşür, yüreğim sızlar.
ah kavaklar, kavaklar
beni hoyrat bir makasla
eski bir fotoğraftan oydular.
orda kaldı yanağımın yarısı,
kendini boşlukla tamamlar.
omuzumda bir kesik el,
ki durmadan kanar.
ah kavaklar, kavaklar
acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.
metin altıok
devler eliyle dindar nesil yetiştirmek isteyenlere ufak bir hatırlatma:
not: fotoğafları ulaştıran cihan'a teşekkürlerimle.
mektubunuz, göndermek istediğiniz ülkeye ulaştı...mı acaba?
özelleştirme, güzelleştirememe ve otomatik pilotlu hizmet sektörü üzerine...
iki gündür buna benzer bir cümleyle açılan telefonlarda telef oluyorum. benim için kıymetli bir şeyi, her zamanki gibi iadeli taahhütlü istanbul'a yolladım. yıllardır yaptığım şey. daha bir kere de şaştığını görmedim kendi üzerimde. hah, türkiye'deki adres karışıklıkları yüzünden kaybolan bir iki mektubum, iadeli taahhütlü yollamadığım için nereden çıktığını bilemediğim birtakım belge facialarım oldu. olur yani, insanın başına gelir. mektuptur, kaybolur; pakettir, yerine ulaşmaz. öyle gıcık gıcık davranmanın pek alemi yok. en çok en çok "yeaa hep benim başıma geliyor böyle şeyler" der ve murphy'ye bi selam çakarsın. iki küfredersin, rahatlarsın. mektubu sigortaladıysan, başın da ağrımaz. zaten eğer mühim evrak gönderiyorsan postayla ne işin olur? onu havaalanından biriyle yollayacaksın. en temizi.
neyse işte, maddiyatı sıfır noktasında, maneviyatı tartışılmaz üç kâğıt parçasının akıbetini öğrenmek için sisteme girdiğimde karşılaştığım ekran, şu oldu.
mektubum, kazakistan'a ulaşmış.bunu görünce dumura uğrayan bünyem, elime tutuşturulan kâğıttaki numarayı aradı "şey nası bi yannışlık oldu acebaa" diye sormak niyetiyle. neye niyet, neye kısmet tabii ki. girizgahta kendine yer bulan ablamız, onunla konuşmamı rica ediyor; ama anladığı dilden! hanımkızımız "müşteri hizmetleri" kelimesini anlamıyor mesela. "çalışan" kelimesini anlamıyor. ben ki, teknolojiyle o kadar haşırneşir bir insanevladıyım, onunla anlaşamıyorum. sinirlenip telefonu kapatıyorum. kendisinden alabildiğim tek bilgi, gönderimin dün "istediğim ülke"ye ulaştığı. orda kazakistan denmiyor. allah allah!
klasik olarak "yarın postahaneye gideyim. orda hallederim işimi. insan görürüm hiç değilse" diyorum. hani son çare budur. hizmet telefonlarından bir şey çıkmaz, gider olay yerinde işini halledersin. halledebilirsen!
| akıbeti belli olmayan gönderim (temsili) |
kendisi bana bir numara daha veriyor, "ben olsam burdan arardım" diyerek. o numarayı arıyorum, bir müddet otomatik pilotta seyahat ettikten sonra, sonunda bir insan sesi duyuyorum. insan sesi bana "bizler sadece almanya içi gönderilerinizde yardımcı oluyoruz" diyor. eveeeet, ayrımcılığa bak sen hele! "e beni siz bağlasanız birine" yok, o da olmuyor. karşımda insan bulmanın verdiği hararetle biraz sinirli konuşuyorum. "anlaşıldı, sizden de bize fayda yok" diyerek kapatıyorum telefonu. yine başa dönüyoruz...
deutsche bundespost, 1995 senesinde özelleştirmeye açılmış. bugün, %30'u devletin elinde bulunan yeni adıyla deutsche post ag, maşallah özelleştirmenin süper hiperliklerini komple bize sunuyor. kâr üzerine kâr yaparken, insanları işten atıp, postaneleri kapatıyor. bilemiyorum, dikkatinizi çekti mi, çekiyor mu, hiç umursadınız mı; ama postaneye gitmeden mektup attığınız o sarı kutucuklar günden güne azalıyor. mektup toplanma zamanları kısıtlanıyor ve ne hikmettir ki, bu memlekette hâlâ deli gibi mektup yollanıyor!
birçoklarımız için pek anlaşılır bir şey değil. neticede çatır çatır bu blogu okuyorsanız, geldiğiniz yer belli. ben hayatımda türkiye sınırları içinde bir kere mektup attığımı hatırlamam. bizim eve mektup geldiğini de hatırlamam ayrıca. faturaları saymıyoruz tabii. mektup işleri annemlerin zamanındaymış, işte yok teknoloji gelişmiş vesaire. o teknoloji gelişmiş; ama mektup, kart atma alışkanlığı olan ve her üç güne bir yeni geçici sokakları kurulmayan şehirlere sahip almanya'da bu hareket varlığını sürdürmeye devam etmiş. nostaljik bir şey değil, keyifli bir şey olarak devam ediyor üstelik de mektup ve kart atmak işleri buralarda.
en basitinden size şöyle diyeyim öğrenci kısmısı. ödevlerinizi teslim edeceğiniz gün, postane damgası geçerli sayılır. yani gece on ikiye kadar açık olan bir postane bulursanız, ödevinizi o dakikaya kadar teslim edebilirsiniz ve bir sorun çıkmaz. okula teslim edecek olursanız eğer, o vakit öğlen okul postanesi kapatılana kadar teslimi gerçekleştirmeniz gerekir. lütfen samimi olalım. hiç mi son dakikaya iş bırakmadık?
iki sene önce tam bu zamanlar teslim etmem gereken bir ödevim vardı ve ben o ödevi yapmaya bile son dakikada karar vermiştim. bütün bir gece yazıp, gündüz işe gidip, akşam da almancasını kontrol ettirdiğim ödevi, saat on ikiye kadar açık olan postanede damgalatmam gerekiyordu...
evet, berlin'de bundan üç beş sene önce ku'damm dolaylarında böyle bir postahane vardı. çok iyi biliyorum. zoo civarındaki postane tam da bu işler içindi. gece on ikiye kadar açıktı. zaten orada ödevlerini son dakikada yetiştirmeye çalışan öğrencileri görürdünüz. internetten tekrar sorguladık, hâlâ orda durması gerekiyordu...yok! o da postbank olmuş! böylelikle acı bir tecrübe ile, berlin'deki son on ikiye kadar acil durumlar için açık olan postanenin de yok olduğunu görmüş oldum.
kapatılan postanelerden ilki değildi, sonu hiç olmayacaktı belli ki.
birçok postanenin genel olarak bankaya dönüştürülmesi, birçok marketten paket ve mektup yollayabilme hizmetiyle, "çok gelişmiş hizmet ağı" sunduğunu düşünen alman posta hizmetleri, git gide insansızlaşıyor. insansızlaşmayı geçtim, kalifiye eleman bulup da derdimizi anlatamıyoruz ki. banka olmayan postane nereden bulabilirim, hiçbir fikrim yok. hizmet sunumu kapsamına, şikayet ve sorun dinlemek girmiyor anlaşılan.
hayır, özelleştirdiniz bir de üzerine hotline'lar kurdunuz, call center'lar açtınız...abi onları da insansız bıraktınız! onu nasıl becerdiniz ya hu! vodafone'u aradığımda da hep başıma aynısı geliyor; ama hiç değilse orda bi "kundenbetreuung" diyerek kendimi insanlı hava sahasına atıyorum. hoş, orada da leh aksanıyla konuşan arkadaşlara denk geliyorum ve tüm samimiyetime rağmen çoğunlukla işim hallolmuyor dilsel sorunlardan ötürü. almanya içinde call center kurmanın maaliyeti, hizmet kalitesinin düşüklüğüne rağmen sınır ötesine gitmeyi daha cazip kılmış. global playerlar, seveyim sizi!
şimdi cümlelerimi nasıl toparlayacağım diye düşündüm de, temel hizmetlerin özelleştirilmesine kafam apayrı girsin diyerek bitirmek istiyorum. niyeyse hep "eskiden daha iyiydi yaa" demek zorunda bırakılıyoruz işte. özelleştirme iyi de çevresi kötü diyecek olan hasan von keyif'e ise, atların yaptığını eşekler yiyor demek istiyorum sadece.
ps: posta hizmetlerine bir mail attım.mailde hem sorunumu, hem de otomatik cevap hizmetinin nasıl can sıkıcı olduğunu anlattım. kendileri bu mailimi de otomatik olarak cevapladılar. benden sabırlı bir bekleyiş içine girmemi istemişler. sorunumu ilgili makama iletmişler. sağolsunlar.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






































