diren gezi parki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diren gezi parki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

gegen


bu fotoğrafı birçoğunuz görmüşsünüzdür herhalde, gezi eylemleri sırasında düşmüştü piyasaya.

iki arkadaşla beraber neukölln'de dolanırken aşağıdaki tabloyla karşılaşınca bir duraksadım önce.


allah biliyor ya, bir yandan "erdoğan-ak parti-ampül-edison" bağlantısı kurarken kafamda, bir yandan da mekanın eckkneipe'liğinin de katkısıyla, "lan acaba erdoğan yazısı montaj mıydı?" diye düşünüyordum.

"bir fotoğrafını çekeyim içeri girip sorarım." derken içeriden bir abi çıktı, arkadaşlarla kendi aramızda türkçe konuştuğumuzu duymuş olduğunu sanmama rağmen ısrarla almanca konuşunca ben de almanca konuşarak meseleyi sordum. "evet, önce erdoğan yazıyordu ama değiştirdim. ak parti'nin amblemi ampül. kimse bilmiyor ama edison ile tayyip arasında bir bağlantı var." dedi bizim için pek de orijinalliği olmayan esprisini açıklamaktan büyük zevk aldığını belli eder bir halde.

not: almancılığın protest hali

yazının girişinde kullandığım fotoğrafı ararken şu fotoğraf denk geldi. sonrasında da gezi olayları sırasındaki yürüyüşten benzer manzaralar geldi aklıma.


tabii "beynelmilel" olabilmek için hazırlanmış almance ve ingilizce pankartlar boyutu da vardı meselenin.

bu işler, zor işler.

son olarak bilmeyeni için söyleyeyim: "protest müzik" yerine buralarda "isyan" kullanılıyor. studivz yeni çıktığında milletin profillerinden aydım meseleye. hey gidi!

niche

pazarlardan bir pazar bir mauerpark gezmesinde şununla karşılaştım:


fotoğrafını çekince abi kapalıçarşı esnafı atlangoçluğuyla "fotoğraf 1 euro" dedi. tebessüm ettim ama birşey demeden uzaklaşmış olmamak için "istanbul'dan arkadaşlar ziyarete geldi de onlara lazım olabilir." dedim.

güldü.

devam ettim: "allah'a şükür berlin'de buna ihtiyacımız yok."

bi an durdum, cümlenin sonuna "noch nicht"i (henüz yok) aynı anda iliştirdik. [duyarlı almanla sohbet de bir başka oluyor.]

iyi günler dileyip devam ettim. [istanbul'dan ziyarete gelen iki arkadaş vardı bu arada, yazarken böyle anlatınca sanki sırf laf olsun demişim gibi olduğunu fark ettim, belirteyim dedim.]

bu da "devletin başına devlet gelecek" temalı seçim sandığı:


mahalle esnafı


güzide semtimiz neukölln'ün mahalle esnafından bir abi, dükkanı selchowerstraße'de. tişörtü u-bahna doğru yürürken gördüm, dönüp tekrar baktım. emin olmak için abiye sordum, gezi parkı ile alakalı olarak yapmış. "eyvallah" dedim, fiyatını sordum 20 euro dedi.

(bkz. gaçayım)

mahalle esnafımız hakkında blogun derinlerinden...

36 gündür blog yazıyoruz, bir kere atatürk demedik
mahalle baskısı

üç ağaç uğruna ya rab!

haberin orijinali tagesspiegel'de.

yani...

"schöneberg ilçesinde yapılması planlanan bina için 3 ıhlamur ağacının kesilecek olmasına tepki gösteren berlinliler, arsanın girişini kapatarak ağaçların kesilmesini engelledi. S1 metro hattı yakınındaki arazide inşa edilecek bina dolayısıyla semtin dokusunun bozulacağını söyleyen “crellekiez zukunft” inisiyatifi kurucularından anja jochum, semt sakinleri olarak inşaatı durdurnak istediklerini ifade etti. ağaçların etrafında zincir oluşturma eylemi yapacağını polise bildirmiş olan grup, polisin erken saatten itibaren alana girişi engellemesi üzerine yola oturarak iş makinalarının çalışmasını engelledi. yapılması planlanan yedi katlı binanın bölge için çok büyük olduğunun altını çizen jochum, eski belediye meclis üyesi bernd krömer’in (cdu) kendilerine bu alanda park yapılacağı sözü verdiğini hatırlattı ve 30 kişi ile başlayan eyleme gün içerisinde yaklaşık 100 kişinin destek olduğunu söyledi. öğleden sonra olay yerine gelen tempelhof-schöneberg belediye başkanı angelika schöttler (spd) eylemcileri anladığını belirterek “ağaçlar çok güzel fakat hukuki olarak burada söz hakkımız yok. yargının, bölge sakinlerinin de içinde olacağı bir süreç sağlayacağını umuyorum” dedi. polis sözcüsü stefan redlich’in “ağaçlar bugün kesilmeyecek. gün içerisinde yapılan iptal başvurusunun sonuçlanmasını bekleyeceğiz” açıklamasının ardından iş makinaları alandan ayrılırken vatandaşlar oturma eylemine devam edeceklerini beyan etti."

gibi.

haberde biber gazı, orantısız şiddet, dış mihrak, faiz lobisi, çapulcu, soracak değiliz, çok iyi biliriz, chp zihniyeti gibi kelimeler eksik.

gibi. 

hasıl-ı kelam


[konuyla alakalı ilk iki yazı: hasbihal, hasbihal'e devam]

bir ay oldu.

meraklandık, üzüldük, öfkelendik...

dönüp dolaşıp sohbetlerimizin konusu olan memleket meseleleri dönüp dolaşmayı bıraktı, aklımızın ve gönlümüzün orta yerine oturdu.  

mesele 3-5 ağaç değildi, olmadı, olmasına izin de vermediniz zaten! evinde oturup dizi seyreden insanlara polis bu şekilde müdahale edip, kanalı değiştirmeye çalışsaydı bunlar yine olacaktı belki. o zaman da mesele dizi meselesi olmayacaktı! hoş, milletin izlediği dizilere de karıştınız; varolun!

yoruldum. 

bazı insanların bu süre zarfında olaylara yaklaşımı, söylemleri, davranışları, tavırları çok yordu beni. mağdur edebiyatı üzerinden zulmü aklamayı israil'den bilirdim, oralara kadar gitmemize gerek kalmadığını gördüm.

suriye'nin iç işlerine dibine kadar girilmesine ses çıkarmayanların türkiye söz konusu olunca "dış mihraklar" diye mızıkçılık yaptığını gördüm. 

yıllarca güneydoğu'dan sadece molotof kokteyli ve kırılmış dükkan camları gösterilerek uyutulanların yine devlet malı bahanesiyle uyutulmaya gönüllü yazıldığını gördüm. 

"bir müslümandan vicdanını alın, geriye neyi kalır?" diye sorduğumda "imanı kalır" diyeni gördüm. 

en başından beri tavrım çok net. tgb'nin düzenlediği eylemlere gitmedim. ortak eylemlerde ise yeri geldiğinde etraftaki yadırgayan tavırlara rağmen "kimsenin askeri olmayacağız!" diye bağırdım. "acaba ne zaman, nerede rahatsız edici bir slogan/pankart denk gelecek?" tedirginliiyle yürüdüm. başa gelseler kendilerine yaşam alanı bırakmayacaklarını bildikleri ulusalcılarla yan yana yürümek zorunda kalan kürtleri gördüm. bütün bunlara rağmen oturduğu yerden, hem de devlet çatır çatır pkk ile görüşürken "pkk, ulusalcılar, liboşlar yanyana yürüyor!" diye burun kıvıranı gördüm.

rachel corrie'yi [mekanı cennet olsun] baş tacı edip, şu gösterici amerikan, bu gösterici ingiliz deyip hem onları hem de diğer direnişçileri karalamaya çalışanları gördüm.

siz ne zaman, ne için, ne yaparsınız bilmem. bilmeme de gerek yok, herkesin yaptığının hesabını vereceğine inanıyorum. ben "darbelere dur de!" diyerek de yürüdüm, "savaşı sustur, barışı yükselt!" diyerek de yürüdüm, berlin'de filistinliler için de, mısırlılar için de, iranlılar için de yürüdüm. gezi parkı için yürüyen alman'ı da gördüm. oturduğu yerden komplo teorisi ile zulme çanak tutanı da gördüm.

siz iktidarın samimiyetine, dürüstlüğüne inanıyor olabilirsiniz. son bir ayda bu kadar yoğun yalan söyleyen, kullandığı kışkırtıcı nefret diliyle halkı bölmekten başka birşey yapmayan, her türlü manipülasyonu yapmaktan ve basın gücüyle bunu yaymaktan çekinmeyen, "yaradılanı severiz yaradandan ötürü" deyip bir sonraki cümlesinde eylemcileri insandan saymayan, reyhanlı da ölenleri mezhebine göre sınıflandıran, aleviyi, ermeniyi küfür niyetine kullanmaktan çekinmeyen iktidar diline ben inanmıyorum. 

bunun yerine, dicle kıyısında koyunu yiyen kurdun hesabını ömer'den soracak olan adl-i ilahi'nin bu yaşananaların hesabını da soracağına inanıyorum. 

en baştan baştan beri gezi parkı'na yapılmak istenene itiraz edenlerin yanındaydı kalbim. sonrasında onlara bu şekilde müdahale edenlerin, tepeden bakanların, onları yok sayıp hakir görenlerin, ufacık bir direnişi bile ezip geçmeye çalışanların, ötekileştirici dille halkı bölen kibrin, basını arkasına alıp yapılan manipülasyonun karşısında oldum. birileri ulusalcılar dedikçe, marjinalize etmeye çalıştıkça orada durmam daha zorunlu, daha gerekçeli oldu benim için. zaten oradaydım ama insanları etiketleyip ortadaki sorunu görmezden gelmek isteyenlere karşı da orada olmaya başladım. ulusalcılarla orada değildim, sadece oradaydım. hatta bazen onlara rağmen oradaydım. bazı ulusalcıların bile "empati" yapmayı denediğini, kısmen başardığını gördüm. sen ne yaptın bu arada sahi?

derdim iktidarla değil. güç ve iktidar sahiplerinin çıkarları veya hesapları olabilir, makam gözerini kör etmiş, etrafındaki "yalaka halesi" gerçeklikle bağlarını koparmış olabilir. 

benim derdim seninle. 

türkiye'nin gerçekleri ortada. din, ülkenin çoğunluğu için belirleyici faktör ve öyle de kalacak. sandık kuruldukça dini öncelikleyen muhafazakar bir parti iktidarda olacak. akparti tecrübesi merkez sağı sildi süpürdü, "akparti'nin alternatifi yok" diyorsunuz ya, yakın gelecekte de olmayacak. belki akparti'den ortaya çıkacak olan iki parti koalisyon yapacak yine. kemalistlerin korku ile kemikleştirdiği oy tabanı mevcut, erdoğan da bunu yapmaya çalışıyor. türkiye'nin bu kadar fazla korku ile yönetilme lüksü yok! 90 yıllık cumhuriyetin 10 yılında iktidar olan bir partinin hala bu kadar fazla mağdur edebiyatı yapması sırıtıyor. melih gökçek'ten beter bir şekilde hem de. biraz özgüvenli olun, ayağınız yere sağlam bassın. özgüvenle kibri, hırsı karıştırıyorsunuz. koskoca başkent belediye başkanı canlı yayında hırsından ağladığını söylüyor, yazıktır! bu adam 19 yıldır başketin belediye başkanı!

türkiye farklı birçok yaşam tarzını, hayat algısını içinde barındıran bir ülke. saldırganlıktan, alınganlıktan kurtulup bu çeşitlilikle yaşayabilmeyi ve onu idare edebilmeyi ancak kendinize ve değerlerinize güven duyarak başarabilirsiniz. yoksa ülke debelenmeye devam edecek. bunun için konu zebil elhamdülillah! içki olur, el ele tutuşan gençler olur, 3. köprünün adı olur, ağaç olur, cemevi olur, kürtaj olur, dine hakaret olur...

"türkiye son yılda demokratikleşti" diyorsunuz, "on yıl önce bunlar da yoktu!" diyorsunuz. bu demokratikleşme kendini dayattı. kimse evlerinde oturan kürtlere durup dururken hakkını vermedi, bunu gözden kaçırıyorsunuz. kendini dayatan taleplere göz yumanlar gitti, bu taleplere ayak uyduranlar geldi. bu talepler içerisinde tabii ki muhafazakar kesimin haklı talepleri de mevcut. türkiye'nin dönüşmesinde muhafazakar kesimin milli görüşten ak parti'ye evrilmesi önemli rol oynadı. bu değişimi tetikleyen belirleyici faktörleri ise gülen cemaati'nin ve özal ile beraber anadolu'da ortaya çıkamaya başlayan muhafazakar sermayenin olarak görüyorum. milli görüş bu iki grubun taleplerini, ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamıyodu. bu iki grup büyüdü, türkiye'deki muhafazakar kesimin insan ve sermaye birikiminin omurgasını teşkil etmeye, o gruba şekil vermeye başladı.

muhafazakar kesimin yine bir değişim geçirmesi gerekiyor. muhafazakarlar başkasına kendi doğrusunu, kendi yaşam tarzını dayatmayan, başkasının özgürlüğünün bittiği yeri "çocuklarımıza kötü örnek oluyor!" çizgisine çekmeyen, kendine ve değerlerine güven duyan, kafası rahat bir noktaya gelmedikçe tartışmalar sürecek, zaman kaybedeceğiz. bu ülke kürt meselesine, başörtüsüne yıllarını ve çok büyük enerjisini harcadı. bu eşikte ne kadar takılacağımız size bağlı.

"alternatifi yok!" bahanesiyle ak parti'yi eleştirmeyip zamanında "alternatifsiz" olan tek parti dönemine saydırmayı marifet bilen sizler alternatifin yine siz olduğunuzu anladığınızda daha iyiye ilk adımı atmış olacağız. bu ilkenin omurgasını sen oluşturuyorsun, sen ne akdar demokrat olabilirsen, ülkece o kadar demokrat olacağız. en baştaki iki tespitten biri "türkiye'de kalkınma ve zenginleşme çevreden, güvenlik de özgürlükten önce gelir." idi. buna tutunarak eylemcileri küçümsemeye, değersizleştirmeye, marjinalleştirmeye çalışıyorsunuz. bu "sağcı" reflekslerinizle sadece vicdanınızı susturursunuz. akparti'ye oy verme demiyorum, verdiğin oy gözünü, dilini, vicdanını bağlamasın diyorum. yılalrca bunun sıkıntısını hep beraber çektik, bu kısır "partizanlığı" aşalım istiyorum.

demokrasi ve özgürlük talebi tükenen, bir noktada son bulan birşey değildir. devam eder, şekil değiştirir, haklılığı oranında sürekli olur, kendini dayatır. başörtüsünün önce üniversitelerde, ardından kamuda serbest olmasını istemek gibi... o yüzden 20 yıl öncesinin türkiye'sine referans vermekten vazgeçin.

hadi elinizi biraz çabuk tutun, daha eşcinsel haklarını konuşacağız!

bitti

hasbihale devam


hakkı kişi ile bilemezsin. önce hakkı bil, sonra hak ehlini tanırsın
hazreti ali


halkın çoğunda bu durum hakimdir. 
bir sözü, kendilerinin iyi bildiği bir kimseden naklederek söylersen, 
o söz batıl da olsa hemen kabul ederler. 
değersiz ve kötü bildikleri bir kimseden doğru bir sözü nakletsen reddederler. 
hakkı daima kişiyle ölçerler, kişiyi hakla ölçmezler. 
bu durum, büyük bir dalalettir.
imam gazali

hal-i pürmelalimi anlatıyordum... araya koşturmaca girdi. 

o kadar birikti ki, birşey sözlesem başka birşey eksik kalacak diye korkuyorum.

anlatmam lazım.

çünkü korkuyorum.

bu son şansımızmış gibi geliyor. köprüden önceki son çıkış... bunu da kaçırırsak bir daha nerede karşılaşacağımızı kestiremeyecekmişiz gibi.

anlatmam lazım, çünkü boğuluyorum.

baştan anlaşalım, gerçekten dinlemek, anlamak istiyorsan devem edeyim. anlaşıp anlaşmamamız değil mühim olan, senin niyetin.

önyargılarını, korkularını, çıkarlarını bir kenara bırakıp anlamayı istiyorsan anlatayım.

hakkı kişi ile bilme kolaycılığına kaçmadan hakkı bilmeyi istiyorsan, buna çabalamaya hazırsan anlatayım.

bakarsın anlaşırız bile.

"ama..." diye araya gireceksen eğer, ama'na koyayım sana birşey olmasın! 

bazı coğrafyalarda apolitik olabilmek, mutlu azınlığa nasip olan bir ayrıcalıktır. bahse değer bir bahs-i diğerdir, başka zaman bunu da konuşuruz.

ilk okuldaydım, 1994 yılı yerel seçimlerinde refah partisi patlama yapmıştı. sınıfta erbakan başa gelirse konya'yı başkent yapacakmış, erbakan'ın selamı "1 erkeğe 4 kadın" demekmiş sözleri dolanıyordu.

sonrasında da yıllarca kemalizmin kof argümanlarıyla uğraştım. neyi, nasıl itibarsızlaştırdıklarını, söze, vicdana  nasıl alan bırakmadıklarını, işi yokuşa nasıl sürdüklerini, çözümsüzlüğü dayattıklarını bizzat gördüm, yaşadım. şerbetli sayılırım bu konuda. bana ne kadar inanırsın bilmem ama yerini hükumetin yanı olarak seçenlerin meseleye yaklaşımı ve zihniyeti kemalistlere çok benziyor. 

eğer inanmazsan şu temsili mukayeseye bak, dinle! [ilk yazıda başlamıştık, devam edelim]

göstericiler arasındaki çevreyi dert edinen samimi eylemcilere birşey demiyorum ama...

"inancı gereği kapananlara birşey demiyorum ama bunu kullanıyorlar. para karşılığı kapanan kızlar da var. hem türban siyasi sembol..." cümleleri ile arada bir benzerlik kurmak çok zor olmasa gerek. "hizmet alan/hizmet veren ayrımı üzerinden üniversitelerde başörtüsü serbest bırakılmalı" diyen birçok kişinin aksine tesettürlülerin devlet memuru olabilmesi gerektiğini savunuyorum yıllardır. ayrıca benim okuduğum kitaplarda "bir gemide 9 suçlu 1 masum olsa bile o gemi batırılamaz" diye anlatılıyordu, bunu hakikat bildim. orada okumuş etmiş, şiddetle ilgisi olmayan "çocuk" da gördüğün için hepsine birden "giydirmek" içine sinmiyor belki ve o yüzden böyle manevralara kalkışıyorsun ama kurduğun mantık yanlış, çok yanlış hem de.

meseleyi sadece ağaca indirgemek, tepkileri basitleştirmeye, sağa sola biraz ağaç dikip çiçek ekip muhalif sesleri susturmaya yarayacağından dolayı muktedirin işine gelebilir ama anlamak derdi olanlara birşey sağlamaz. bu kadar çok insanın bu şekilde bir irade ortaya koymasının sebebi çevre olamaz. ilk yazıda da belirttiğim gibi türkiye, vatandaşları çevreye karşı duyarlı olan bir ülke değil. iktidara "ben yaptım oldu" deme, "sandıktan onayı aldım, size mi soracağım!" tavrını bırak, insanların kaç çocuk yapacağına, ne içip ne içmeyeceğine, nasıl yaşayacağına böyle fütursuzca ve pervasızca karışma, insanların hayatlarını senin ahlakına, dünya algına, doğrularına göre şekillendirmeye çalışma diyerek meydanlara çıkmış bir sürü insan var. ayrıca seçilmiş hükümetlerin uyguladığı başörtüsü yasağı da, imam hatip liselerine getirilen katsayı uygulaması da gayet kolay gerekçelendirilebilir bu mantıkla.

ayrıca varsa provatörlere, marjinal gruplara, şer odaklarına gün doğmasını sağlayan biri varsa o da bütün bu olayların olmasına, devam etmesine, artmasına sebep olanla aynı kişidir.

bu uluslararası bir oyun, türkiye'yi karıştırmak istiyorlar, göstericiler kullanılıyor, oyuna gelme, faiz lobisi, otpor, soros...

yıllarca birlik beraberlikten, dış mihraktan, dini ve milli değerlerden, "türkiye'nin kendine özgü şartları"ndan dem vurularak uyutuldum, kandırıldım, aldatıldım. şahsen bu kelimeler benim için "aha şimdi biri söz söyleyemeyeceği bir konuda kitleleri manipüle edecek" belirteci. o yüzden "camiye ayakkabıyla girdiler! camide içki içtiler! başörtülü bacılarıma saldırdılar!" cümleleri benim için sadece konuşanın çaresizliğinin göstergesidir. ama hadi sorumlular bu söyleme sarılıyor ama sen birey olarak neyin sonucunda insanların camiye sığınmak, orada tıbbi müdahalede bulunmak zorunda bırakılmasını sorgulamak, buna isyan etmek yerine milletin ayakkabısını çıkarıp çıkarmadığına takılabiliyorsun? sen bunu yaparken vicdanın tam olarak ne yapıyor? gözünü bu kadar karartan ne? bundan gayrı söylenmesi icap eden çok birşey olmasa da madem ki "her özet faşizmdir" ve benim derdim erdoğan veya hükümet değil, insanların tavırları, yaklaşımları, söylemleri ve de vicdansızlıkları; açayım, açıklayayım.

kürt meselesinin kürt meselesi olarak anılmadığı yıllardı. kürt'ün adı yoktu o zamanlar. sorunun adı güneydoğu, kendisi kalkınmamışlık sorunuydu. devletimiz gap'ı bitirecek, bölge kalkınacak ve herşey güllük gülistanlık olacaktı. dağdakiler olsa olsa "kandırılıp dağa çıkarılmış çocuklar"dı ve tabii ki dış mihraklar tarafından kullanılıyorlardı. herkesin türkiye üzerinde planları vardı. ülke bölünecekti, birlik beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyacımızın olduğu günlerdeydik anlayacağınız.

abdullah gül'ün cumhurbaşkanı olmasını engellemek için türlü saçmalıklar sürüldü piyasaya, türlü numaralar denendi. sonunda abdullah gül cumhurbaşkanı oldu, karısının aihm'deki davasına laf edildi. mağdur edilen insanın mağduriyeti giderilmeden, başvurusunu çekmesi istendi. büyük bir terbiyesizlikti yapılan. sonrasında gönderilen tek kişilik davetiyeler de, selam durmamak için yapılanlarda hafızalarda hala. en azından ben unutmadım, unutamadım. fakat aynı insanlar uluslararası mecraları bu kadar kolay ve fütursuzca tu kaka ilan edebiliyor, new york times'a ilan verenleri mentaliteyi ve bunun arkasındaki niyeti bir dakika bile düşünmeden, hatırlamadan yargılayabiliyor. ve sen, birey olarak bu goygoya geliyorsun. yazık oluyor, ayıp oluyor!

hem sen devlet olarak, vatandaşlar olarak dış ülkelerin karıştırmasına uygun şartlar sunarsan dış ülkeler bunu kullanabilir, kullanır. bunun suçunu da mağdur ettiğin insanlara yüklemeye çalışmak insafsızlıktır, vicdansızlıktır. ülke olarak 60 yıldır umursamadığınız almancıları kullanarak almanya'ya müdahil olmaya çalışıyorsunuz, hakkınız. fakat yıllardır umursamadığınız insanlara ulaşabilmek için gerekli birikiminiz, devlet aklınız ve organizasyon kabiliyetiniz yok! ayrıca almanya sizin gibi "ters ayakta" yakalanacak açığı çok vermiyor. 2 milyon vatandaşının olduğu ülkeyi "karıştıramıyorken", "dış mihraklar" seni bu kadar kolay karıştırıyorsa durup bir kendini sorgulaman, nerede yanlış yaptığını uzun uzun düşünmen lazım.

ab'ye girmek için uğraşan bir başbakan şimdi tutmuş dış güçlerden bahsediyor mesela. egemenlik haklarının bir kısmını devretmeye teşne olduğun adamların söz söylemesi rahatsız ediyor seni! anayasasının 90. maddesinde uluslararası hukuku kendi hukukundan üstün tutan bir ülkeden bahsettiğimizi hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum. referandumda aihm'e bireysel başvurunun yolunu açmış bir başbakan yapıyor bunu. istanbul'u finans merkezi yapmaktan bahseden biri, faiz lobisinin oyunlarından yakınıyor. nasıl olacak bütün bunlar inanın hafsalam almıyor? istanbul'u finans merkezi haline getirdiğinde faiz lobisinin kucağına oturmuş olmayacak mıyız ülkecene?

tüm bunlar bir yana birey olarak benim olaylar arkasındaki güçleri, odakları görmem; komplo teorilerine inanma yolunu seçme dışında mümkün değil. bunu bilmesi gereken tek kişi o kadar istihbaratı olan, devletin bütün imkanları önünde bulunan kişidir. ve eğer böyle bir gerçeklik varsa ve hatta polisin ilk geceki sert müdahalesi dahi komplonun bir parçasıysa bu durumda yapılması gereken hemen ertesi gün halkı sakinleştirip gerilimi düşürmek değil miydi? bunu 3 cümle söyleyerek yapabilecek kişi ne yaptı peki? ben vatandaş olarak bu noktda bütün bu teorilere neden inanayım? hadi inandım, benim etkim ne olacak? kimi durdurabileceğim, neyin önüne geçebileceğim? erdoğan yapması gerekeni yapmamakta neden ısrar ediyor, bunu ne kadar sürdürecek?

dindar insanların bütün talepleri "türkiye iran olacak" korkusuyla itibarsızlaştırılıp, "türkiye iran olmayacak" sloganlarıyla püskürtülüyordu. "mollalar iran'a" da vardı, yeri geldiğinde ülkenin cumhurbaşkanı suudi arabistan'a gitmeyi de salık veriyordu! hepsinin "ya sev ya terk et!"in türevi olduğunu görmek için derin düşünmeye gerek yok.

ülkenin kapısını penceresini içeriden kapatıp üzerimizde tepinmenizden başka hiçbir işe yaramayan bu yaklaşımlardan ben illallah edeli çok oldu.

biz de mağdur olduk ama devlet malına zarar vermedik, bunların yaptığı gibi yapmadık!

şimdi devletin masaya oturduğu, müzakere sürecinde olduğu pkk ve kürt hareketine karşı yıllarca söylenen birşey vardı: "kardeşim biz karadeniz'de de yokluk, fakirlik çekiyoruz ama dağa mı çıkıyoruz!" her olay, her süreç kendi dinamiklerini içinde taşıyor. o zaman kim başörtüsü eylmlerine katıldı, kim katılmadı, katılanlar ne tür eylemler gerçekleştirdi... bunların hepsi konuşulabilir. belki sizin "zaten çoğunluktayız. önümüze sandık gelince bunu çözeceğiz!" düşünceniz ağır basmıştır, belki "ulul emre itaat farzdır" benzeri devleti ve uygulamalarını meşrulaştırıcı yorumlar etkili olmuştur. belki bu insanlar ise şu anda seçimde oyu alanın bu güçle kendilerini ezdiğini, ezeceğini düşünüyor, bundan kurtulmak için bir yol göremiyor? bunların hepsi bir tarafa olayların hepsinin oturan insanlara gerçekleştirilen mühale ile başladığını ve oturan insanna bunları yapan polisin ayaklanan insanlara yaptığı sert müdahale ile devam ettiğini, başbakanın kullandığı dışlayıcı, aşağılayıcı ve yok sayıcı dille tırmandığını tekrar tekrar hatırlatmak lazım sanırım. polisin olaylar sırasındaki müdahalelerini, insanlara neler yaptığını hiç mi seyretmediniz? ellerinde sopalar, yanlarında polislerle insanlara, dükkanlara saldıranları hiç mi izlemediniz? bu neyin kini? bu yapılanlara göz yumarak, gerdan kırarak suç ortağı olduğunuzu fark etmiyor musunuz? en azından kasklarındaki numaraları kapatılan polisleri de mi görmedin? kasklarla beraber gözünü de mi kapattılar?

ayrıca bunu diyenler ile "devlet malı" vurgusu yapanların da aynı kişiler olduğunu düşünüyorum. polisin verdiği zararın, sıktığı biber gazının, attığı gaz bombasının devlet tarafından karşılandığının farkında değil bu insanlar sanırım. o kadar ölen [ki bütün yaşananları göz önünde bulundurduğumda ölü sayısının daha da artmamış olduğu için şükür demek durumunda kaldığımı da belirtmem gerekir] yaralanan insanı yok sayıp meseleyi otobüse cama çerçeveye indirmendeki ahlakilik meselesi işin bambaşka ve çok daha önemli olan boyutu bu arada, hatırlatırım!

galiba yine yeniden söylemek gerekiyor. sorumlu isim bellidir. "hırsızın hiç mi suçu yok?" deyip duruyorsunuz. devlet kural koyucudur, koyduğu kurallara uymakla yükümlüdür. devletin kurala uymadığı bir süreçte yine aynı devletin kendi koyduğu kanunlarla vergisi ile ayakta kaldığı bireyleri cezalandırmaya çalışmasını ben savunamıyorum. çözüm sağlanacaksa devletin hatasını kabul edip yanlışlarını düzelmeye başlamasıyla sağlanacaktır. kürtlerin yıllarca süren mücadelesini yok sayıp "kürtçe kanal bile kuruldu, daha ne istiyorsunuz?" diye soran, başörtüsü zulmü sonrasında çıkıp utanmadan "cumhurbaşkanının karısı bile başörtülü artık, daha ne istiyorsunuz?" diye çıkışan vicdansızlık ile olayların ne şekilde, nereden nereye geldiğini atlayarak sanki lütfetmiş gibi "e referandum diyor işte başbakan, daha ne istiyorsunuz?" diyen vicdansızlık aynıdır.

devlete, başbakana söz söylemeye yanaşmıyorsun. devlet ve asker sevicelerden çektik yıllarca, devleti sevenler değişti, askerin yerine polis geldi, mantık aynı şekilde devam ediyor.

devam edecek

hem gezdim hem de yazdım

insanoğlu kuş misali, bir bakmışsın orada, bir de bakmışsın yine burada.

15-16 hazian işçi ayaklanmalarının yıldönümüne denk düşen bir haftasonu, ben de çantamı "iş deyü deyü" takıp sırtıma, çıktım istanbul'un asfalt yoluna. evdeki hesap çarşı'ya uymadığı gibi, çarşıya da uymadı bende. her şeyi zipleyip, cumartesi akşamından pazartesi sabahına kadar "gezi" oldum.

nasıl gezi olunuyor?

öyle hemen olunmuyor aslında. cumadan başlamıştı zira metamorfoz. bugüne kadar taksim'e vardığında ilk yaptığı şey istiklal'de bir kahve içip, üzerine kitapçı gezmek olan, acıkınca bambi'den iki ıslak çeken bendeniz, ulvi sorumluluğuyla birlikte "ilk hedefin gezi'dir ileri" diye "gaz"ladı kendini. ulusalcı gazım biraz fazla kaçmış olacak ki, hafif gıcık tuttu orada. on yıldır istanbul'a berlin'den gider gelirim bir kere de taksim'e hemencecik gitmek gibi bir derdim olmamıştı. havataş kayıplarda. en güzel yol metro dediler, atladık. aksaray'da iniyorsun da, kabataş'a giden metro'ya nasıl gideceksin? şehir yapış yapış. pis bir yağmur yağmış. daha da yağası var utanmazın. hani berlinliler bilirler, çok fazla havaifişeklerin patlatıldığı yılbaşı gecelerinde hep bir yağmur yağar. o geliyor aklıma. hafif yüksek sesle "pardon, kabataş metrosuna nerden geçebilirim" diye soruyorum, elinde uykusuz'u ile uykusuzluktan gözleri çökmüş bir kız "benle gelin, o yoldan gidiyorum ben de, götüreyim" diyor.

gezi'ye mi?

uykusuz karikatürleri bol gezi'li, gazlı. gözünü sevdiğimin mizahı! üniversite öğrencisi hanımkızımız ettiğim telefonları da duyunca "gezi'ye mi" diye soruyor bana. "evet" cevabım yüzünü güldürüyor. "finaller geldi, biz biraz aksattık mecburen. gece gündüz ders çalışıyoruz şu sıra". ondan önceki gün, referandum konuşuluyor. ne diyorsun referanduma sorum şu şekilde cevaplanıyor: "referandumla ölenler, yaralananlar geri gelecek; tutuklananlar serbest bırakılacak; şu yaşadığımız travma gibi olaylar feraha mı kavuşturulacak"

o istanbul üniversitesine doğru gidiyor, ben kabataş durağında inip finiküler ile yukarıya çıkıyorum. taksim'de hava basık. gezi parkı'na giriyorum, görüşeceğim kimseler teslim edeceğim hem tıbbi hem maddi malzemeler var.
merkezdeki revirine giriyoruz gezi parkı'nın. gezi'de para geçmiyor arkadaşlar. kimse parayla bir şeyler satın almamaya ve bilhassa da para kabul etmemeye yeminli. elimdeki üç beş şeyi oraya bırakıyorum. silme malzeme dolu; ama hâlâ yetersizlikler mevcut. "battaniye, ayakkabı, yağmurluk" diyorlar. dedim ya, para kabul edilmiyor. zaten makbuz kesip yardımı alabilecek bir kurum da yok ortalıkta. dört dönüp sonunda belli bir yaratıcılıkla gerçekleştiriyoruz para teslimini. üç şahit tutup, paranın harcanılışının belgelendirilmesi koşuluyla oradan ayrılıyorum.

-iş için gittiğim gezinin iş kısmını atlıyor ve cumartesi akşamına varıyorum-

aslında keyifli bir cumartesi günü akşamı, telefonlara yağmur gibi mesajlar yağıyor. "gezi parkı boşaltıldı". neye uğradığımızı şaşırıyor, soluğu taksim'de alıyoruz hızlıca. arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyor ve ulaşamadıkça tedirgin oluyoruz. yollar kapatılmış, gece vakti ilk defa görüyorum oraları. sıraselviler'de takılıp kalıyoruz. ilk defa duyduğum kesif bir koku var. burnum gıcıklanıyor "allah allah nedir ki" diye düşünürken, saatlerce atılmış bombaların, sokağın ortasına çökmüş kalıntıları olduğuna aklım yatıyor. gecenin ikisinde mevziyi bırakıp, dönüyoruz yataklarımıza "yarın ne olacak, nasıl olacak" diyerek.

pazar günü, dörtte eylem kararı var. aynı gün erdoğan da kazlıçeşme'de konuşacak. insan düşünmeden edemiyor ki "derdin ne" diye. zira, zaten durulmuştu insanlar, dayanışma birtakım kararlar alıyor. sen resmen "sevinmesin ipneler" diyerek basıyorsun gazı tuzu.

istanbul sıcak. istanbul'da taksim'e yürüyor insanlar. sürekli telefonlar, sürekli nerdesinizler, yine ulaşamamalar, yine endişelenmeler. bu arada endişeli aileden de sürekli telefonlar gelmekte gün ve gece içinde. onu da es geçmemek lazım. herkes televizyonlardan gördükleriyle dehşete kapılıyor.

min dît*

*gördüm. gördüm de neyi? kısaca diyeyim ben size...

hayatımın en ilginç manzaralarından birini gördüm en basiti. yokuşlar boyu insanlar, "penguenler burada cnn türk nerede" diye bağırarak penguen adımlarıyla yürüyenler, TOMA gazlı suyu basıp, nereden geldiği belli olmayan bombalar düştükçe "faşizme karşı omuz omuza" diyenler, civar apartman sakinlerine "beş litrelik bidonlarla su indirin aşağıya, bombaları içine atacağız" diye bağıranlar ve bu denilenleri yapan apartman sakinleri, biber gazından korunmada işe yarayan deniz gözlüğü yanında fazladan var diye çıkarıp vereni gördüm, hemen başıma baret bulup getireni, toz maskesi uzatanı, deli gibi ara sokaklara kaçılan saldırılarda elimden tutup beni merdivenlere çekeni, apartmanının kapısını açanı, apartman boşluğunda "arkadaşlar gelin tuvalet ihtiyacınız varsa burda geçirin" diyen amcayı, hazırladığı talcidli solüsyonu gözleri yanan adamın yüzüne dökeni, evinin kapısını açıp saatlerce ablukanın geçmesini beklerken bizlere çay ve yemek ikram eden gençleri gördüm. yüksek ihtimalle oturup  bir tartışmaya girsek, onlarca ideolojik ayrımda boğulacağım insanlarla asgari şekilde birleşmeyi gördüm. hayatında ilk defa eyleme gelip de, bu eyleme 17 gündür karınca kararınca destek vermeye çalışan insanları gördüm. polis sokağı boşaltır boşaltmaz tencere tava ile balkonlara çıkan mahalle sakinlerini gördüm, parmağıyla göstericilerin sığındıkları evleri gösteren sivil polisler gördüm. çok güzel insanlar gördüm ben kendi payıma. ben bunların hepsini görürken, boşuna min dît demedim bu bölüme. kendisine basın açıklaması yapmak istediği için biber gazı sıkıldığını söyleyerek isyan eden adamın, "bize bunları yapıyorlar şehrin göbeğinde, kim bilir hakikaten devlet doğuda neler yapmıştır" diyerek serzenen adamı duydum. belki de en çok orada mutlu oldum.

aranızda sivil polis olan var mı?

biraz da gülelim. gerçi ara ara hep güldük; yalnız bize evini açan ve bir anda 15 kişiyle burun buruna gelen ev sahibi, gayet cool bi şekilde "arkadaşlar, aranızda sivil polis varsa, sakin sakin çıkıp gitsin evden. yoksa çok sinirliyim, kaç gündür barikatlardayım, allah yarattı demem. döverim" demişti. sivil polis var mıydı, yok muydu bilmiyorum; ama hepimiz bi "abi biz de döveriz valla" moduna girdik. her saniye barışçıl olamıyorsun. bilhassa yüzün gözün biberden yanarken.

***

bu yazıda tek bir fotoğraf bile kullanmıyorum. çünkü her yer fotoğraflarla dolu. yeterince vahşet, yeterince güzel görüntü ve video ile iç içeyiz. benim sizden istediğim, şu gördüklerimi kafanızda canlandırmanız, zira hiçbir zaman apartmanının kapısını hızlıca açan çocuğun ve üst katlardaki evine "polis girmez buraya kadar" diyerek insanları çağıran gençlerin fotoğrafını bulamayacaksınız. yalnız bu güzel direniş, onların omuzları üzerinden yükseliyor. türkiye, ankara'da beleşe yolcu taşıyan taksiciyle, yukarıdan kimliklerimizi elbiselerimize tutturalım diye filkete atan genç kızla, kediyi biber gazından ölmesin diye kucağında apartmana bırakan kadınla ve evinden su indiren teyzeyle direniyor. daha da direnir bu gidişle.

durmak yok çapulculuğa devam

berlin fotofestival 2013'ün açılışının yapılacağı yere geldikten kısa süre sonra gördüm üzerinde çapulcu 36 yazan tişörtü olan abiyi. yanına gittim, büyükelçi konuşurken protestoda bulunacaklarını söyledi.



yaptılar da...


büyükelçi de protestocuları olgunlukla karşıladı, belirtmem gerek.

hasbihal


çok uzun anlatmak gerekti 
 ve biz, sadece ima ile geçtik

doğunun geçitleri - hilmi yavuz

oturup konuşmak, anlatmak gerekiyor. çok uzun anlatmak... ve paylaşmak yaşananları, hisleri, düşünceleri... sadece facebook'taki paylaş, twitter'daki retweet butonuna tıklamaktan bahsetmiyorum tabii ki.

yoksa başka, farklı gerçeklikler inşa ediyoruz. aramızda kapanması çok zor boşluklar oluşuyor, uçurumlar... annemle telefonda konuşurken bambaşka şeylerden bahsettiğimizi fark ediyorum ve anlaşmamızın mümkün olmadığını. başkalarıyla konuşurken de bu gerçeklik çarpıveriyor suratıma ve duruyor orta yerde öylece. aşamıyoruz, aşılmıyor.

bu durumu tabii ki konvansiyonel medya-sosyal medya ikilemi üzerinden açıklayabiliriz. lakin sosyal medyada bile paralel dünyalar, bambaşka algılar oluşturulabiliyor. insanların derdi hak, hakikat, vicdan değil de propaganda ve safları sıklaştırmak olunca medyanın türü pek önem taşımayabiliyor. meselenin bu kısmını da gözden kaçırmamak lazım.

gel arkadaşım, otur şöyle... derdimi anlatayım sana... biraz uzun olacak. belki çok uzun gelecek sana. 140 karakter, birkaç resim, işine yarayacak kısa bir video lazım belki sana. ama anlatmam lazım. anlaşırız belki. o da olmazsa ben anlatmış olurum. bütün yanlışlıklara, yanlış anlaşılmalara, öfkeye karşı yapabileceğim başka birşey yok. en azından niyetimin nişanesi olur yazdıklarım. ve belki sebeb-i rahmet. bir ümit. uyku tutmayan gecelerde bir avuntu, üzerime çöken çaresizliğe edilmiş okkalı bir küfür belki de.

tamam, polisin sokakta nasıl terör estirdiğini de görmüyorsun, şiddetin ş'sine bulaşmamış birçok göstericiye nasıl müdahale ettiğini de bilmiyorsun. peki gerçekten anlamak istiyor musun diğerini? bu insanların ne yaptığını, neyin peşinde olduğunu, ne istediklerini merak ediyor musun gerçekten? sadece kendi adıma ve kendi penceremden anlatayım.  

28 mayıstan beri duyup durduğumuz bazı söylemleri incelemek gerektiğini hissediyorum. bu söylemleri televizyon ekranlarında başbakandan, telefonda anneden, yolda yürürken kahve içen amcalardan veya üniversitenin cafesinde arkadaşlardan duymak mümkün. saçmalığı tekrar etmek kendini birşey demek zorunda hissedenlerin bu ihtiyacına cevap veriyor olabilir ama söylenen sözün saçmalığını azaltmıyor. 

önce iki tespitle başlayalım, ileride lazım olacak: 

1) türkiye, vatandaşları çevreye karşı duyarlı olan bir ülke değil. 
2) türkiye'de kalkınma ve zenginleşme çevreden, güvenlik de özgürlükten önce gelir. 

şimdi teker teker sıralanan anlama, anlaşma amacı taşımaktan ziyade muhatabını "itibarsızlaştırma" amacı güden söylemleri teker teker inceleyelim.

"3-5 ağaç için buna değer mi? bunlar güya çevreci ama çevreye zarar veriyorlar!" 

3-5 ağaç diye küçümsediğiniz eyleme bu sebeple başlayanlar ilk gece alana giden insanlardır. polisin bu insanlara şiddetli müdahalesi olayları tırmandırıp bu noktaya getirmiş, hükûmetin icraatlerinden rahatsız olan kesimler için bir "bahane" olmuştur. siz bunu da "itibarsızlaştırma" gerekçesi olarak kullanmayı çok iyi bilirsiniz ama bir durun lütfen! yahu hiç anlamak istemiyorsanız bile yıllarca çocukların beyninin iğdiş edildiği "milli" tarih derslerinde öğrendiğiniz bir cümle aklınıza gelsin: "1. dünya savaşı avusturya maceristan veliahtı franz ferdinand'ın milliyetçi bir sırp genç tarafından öldürülmesiyle başlamıştır."

bugün yaşananları bu sözlerle itibarsızlaştırmaya çalışan insanların yıllarca başörtüsü etrafında kopan tartışmalarda "bir bez parçası için..." ile başlayan cümlelere maruz kalmış olmaları da işin başka bir boyutu.

bir de bu cümle söylem mantığı açısından yıllarca duyduğumuz "pkk güya kürt hareketi ama kürtlere zulüm ediyor!" cümlesine ne kadar da benziyor! ne de "analitik düşünce" ürünleri değil mi? ama 30 yılın sonunda geldiğimiz noktada çözüme hiçbir katkı sağlamadığını anlamayan kalmamıştır herhalde diye umut ediyorum.

"bu olaylar çevre duyarlılığını aştı" 

1. dünya savaşı çıktıktan sonra avusturya macaristan imparatoru'na "babasın, acın büyük anlıyorum. benim de evladım var ama olaylar evlat acısını aştı!" diye mektup gönderen nizam düşkünü boş analizciler, itidal çağrısı yapan sözde duyarlılar olmuş mudur acaba?  

yukarıdaki tespitleri hatırlatmak gerek. "türkiye, vatandaşları çevreye karşı duyarlı olan bir ülke değil." yıllardır kalkınma, zenginleşmek adına doğayı mahvediyorsunuz. şehirleşmeden anladığınız rant üretip etrafınıza dağıtmak, kentsel dönüşüm diye "değer kazanan" yerlerdeki insanların üzerinden buldozer gibi geçip gittiniz, istanbul'un içerisinde her an patlamaya hazır sosyal bombalar ürettiniz. sonuçları bazen kendini gösteriyor, orta vadede neler doğuracağını hep beraber göreceğiz. fakat bu insanlar toplumun en alt kesimi olduğu için kimse umursamadı ve doğa kıyımı da kitleleri harekete geçirmedi. duyarlı insan sayısı bir avuç işte hepi topu! ama tüm gücü elinde bulunduran bir başbakan olarak insanların üzerine bu kadar gidersen, ufak bir gruba zalimce saldırırsan ve geri adım atmadan buna devam edersen, söyleminle de sana muhalif olan kesime [kendi tabanını sık ve düzgün tutmak adına olsa da] hakaret edip onları itibarsızlaştırmaya çalışırsan, yok sayıp ezmeye kalkışırsan insanlar patlayı verir. sonra da kalkıp "çevre duyarlılığını aştı" yorumu yaparsınız. "göbeğini kaşıyan adam" ve "bidon kafa" tabirleri bu kadar tazeyken sen tüm uyguladığın şiddetin yanı sıra ayyaştan girip çapulcudan çıkıp çaputa bağlarsan "terminolojini" olayların çığrından çıkmasına sebep olursun. 

"bu tepkiler ideolojik"

bir siyasi parti başkanının ideolojik kelimesini "küfür" niyetine kullanması başlı başına ilginçken başörtüsü meselesinde "siyasi sembol" itirazında yıllarını kaybetmiş insanların bunun peşine takılması bambaşka bir garabet. "velev ki siyasi sembol olsun" çıkışından çok daha önce "bıyık, parka, tişortun rengi veya üzerindeki resim/sembol, gümüş yüzük, atatürk rozeti hatta türk bayrağı da siyasi semboldür! ayrıca başörtü takmamak da siyasi sembol olarak görülemez mi?" diyen biri olarak diyorum... ayıp! her tarafa avm dikmek, 3. köprüyü yapmak ne kadar ideolojikse bu tepkiler de o kadar ideolojik. evde zorla tuttuğunu ifade ettiği %50'nin ideolojik olmadığını mı düşünüyor acaba kendisi bilemiyorum. hadi erdoğan bunları söylüyor, peki ya siz, size hiç garip gelmiyor mu söyledikleri? bir durup "ne diyor bu adam yahu?" demiyor musunuz? söylemin altındaki "mantık" bir yerden tanıdık gelmiyor mu? canınızı acıtan bir yerden...

devam edecek...

devam chapulling

Bugün (09.06.2013) Berlin`de gezi parkina dayanisma yürüyüslerinden biri daha gerceklestirildi. Oldukca coskulu ve sorunsuz gecen yürüyür esnasinda gözümüze takilanlari sizlere de aktaralim, bu vesile ile belki de gezi parkindaki chapulculara destek olalim istedik. Basbakanin sözünü ettigi kimi dis mihraklardan birkaci ile de konusup, konu hakkindaki fikirlerini de ögrendik.  #direngezi! Bizim icin de diren!
















 

işte o molotof kokteyli

marjinallerin taksim'deki "saldırısından" sonra berlin'deki yürüyüşte de molotof kokteyli görüntülendi!

ama türkiye'deki prodüksiyondan eksiği çoktu.

seneryo olsun, kurgu olsun, polisler olsun...

ayarlayın bunları!

Gazsız Direnenler


"!!!!!!!!"

Hislerim on gündür bu şekilde. Kelimeler manasız ses kümeleri oluyor, yazı denen nane kargacık burgacık bir icat, dizi/film/kitaplar toptan ulaşamadığım bir dünya, gündelik hayat akışı bir muamma. Olayların ilk üç günü zannediyorum ikişer saat uyku aralıklarını saymazsak ya buralardaki eylemlerde ya da yaşadığım şehirden tamamen soyutlanmış şekilde facebook ve twitter başındaydım. Öyle ki direnişin ilk pazar günü, bir arkadaşın kedisine bakmaya diye sokağa çıkmamla, hangi şehirde, hangi ülkede yahut hangi -ileri- demokraside yaşadığımı toptan unuttuğumu fark ettim. İnsanlar ölüyordu, arkadaşlarım "Sıkıştık yardım edin!" diye mesaj atıyordu, gaz durmuyordu ve bir pazar günü Berlin sokakları her zaman olduğu gibi pazarları evinde geçiren Almanlar sayesinde ıssız, ılık ve sakindi. Çok fazla ağaç vardı, insanı sinirlendirecek, gözlerini acıtacak kadar çok. Burada yaşayanlar ne kadar şanslı olduklarını biliyor muydu, zaten böyle bir düşüncenin hiçbir geçerliliği var mıydı bilinmez, öyle ya, hep birileri daha zor durumda olacaktı ve "Sizin tuzunuz kuru" diyerek ileri bir adım atmak mümkün değildi. Ama o çok derinden gelen, çok acıtan, "Keşke biz de..." hissi yıkıcıydı bu kez.

İnsanın genetik kodlamaları acayip işler. Bir insanı sırf kokusundan, irrasyonelce sevmek gibi, "bir şey yapma" mefhumu da çok fiziksel olarak bir yerlerimize kazınmış (burasını genetikçiler açıklasın). Facebook başında, twitter'dan iletişimde kalarak zannediyorum birilerinin işine yaradım, on senedir görmediğim, konuşmadığım insanlarla mesajlaştım, bilgi birleştirdik, fikir ürettik, var olduk. Mecburen sosyal hayata karışmak zorunda kaldığım anlarda, kendi yazdığım oyunun provalarında yaptığım işe yabancılaştım. Orada birilerinin ciğerleri acı içindeydi, mesajlaştığım arkadaş "Yazamıyorum polis kovalıyor" yazıyordu ve ben bir dizi yüzünden uyuyamayan insanları dinleyip başımı sallıyordum. Arkadaşımın düğününden "Ece Temelkuran konuşacak, gitmem lazım" diye kaçtım. Sadece okuyarak, yazarak ve fikir alışverişi yaparak da olsa, birilerinin işine yarıyor elbet insan. Ama fiziksel temas öyle güçlü bir şey ki, olmayınca idrak edilmiyor durum. Arkadaşlarım gazdan yorgunken, burada polisle güle oynaya eylem yapmanın ilkel suçluluğu üzerime çöktü. Şimdi yavaş yavaş sıyrıldım biyolojimin bana attığı bu kazıktan, gazsız da olsa eylemlerde bağırma adrenalininin bir yanılsama olduğunu, iletişim ağı içinde muhtemelen daha önemli işler yaptığımı içselleştiremesem de biraz anladım. Yine de, kırk yıllık long distance ilişki insanıyım, mesafeler hiç bu kadar koymamıştı. 

Bir çocuğum olur da ileride "Sen Gezi Direnişi'nde ne yapıyordun anne?" diye sorarsa, "Tivitiyordum yavrum" cevabını verecek olmak artık içimi kemirmiyor. Sizinle gaz yiyemedik buradan, ama sağ olsun eyleme deodorant getirip üzerimize sıkan Türk amca biraz boğulma deneyimi yaşattı (100% gerçek). Gezi'de, Dolmabahçe'de, Kızılay'da, Dersim'de barikat kuramadık, ama bir masa dolusu insan oturup saatlerce cep telefonlarımızdan gelen bilgilere bakıp durduk. Zira başka her şey manasızdı; iyi veya kötü olduğundan değil, ama başka meselelerle uğraşmak mümkün değildi. Sabah altıda köprüyü geçişinizi izledik, ağladık, uyumadan kalktık eylem düzenledik, elimizden geleni yaptık. Herkes kendine yakın bulduğu işleri yaptı, kimimiz gazete ilanını organize etti, kimimiz tişörtüne çapulculuğunu ifşa edip okula gitti, kimimiz basın açıklamasını yazdı. Şimdi ne olacak bilmiyoruz. Herkes gibi bekliyoruz.

Sokakların sanatla, espriyle, güzellikle dolduğu bir zamanda yazı yazmak da zormuş. Ama bilin ki, ayak ucumuza basarak yaşıyoruz. Her an, bir haber ile bir eylem düzenleyebilir, yardıma koşabilir, insanlara haber verebilir haldeyiz. Sağ gözümüz işini yaparken sol gözümüz twitter'da, sokakta mail kontrol ederek yürümeyi ve direklere çarpmamayı öğrendik, hocalarımızla ders konuşurken laf arasına Türkiye'yi sıkıştırıp bilgi almalarını sağladık. Çok gaza geldik, ama koşullar dolayısıyla şimdilik gazsız direniyoruz. Vazgeçmeyin, yılmayın, solmayın, biz yanınızdayız.

seninleyiz!

where i am, there is germany.
thomas mann
uzaktayız.

çok uzakta.

sadece kilometrelerle ölçülebilecek bir uzaklık değil bu.

rahatımız yerinde mesela.

ama huzurumuz yok.

içimiz acıyor.

geceler uzun, gözler kan çanağı...

"olduğum yer almanya'dır" demiş thomas mann, amerika'da 21 şubat 1938 tarihinde kendisine sürgünde yaşamayı ağır bir yük olarak görüp görmediğini soran gazetecilere.

çok uzakta.

uzaktayız.

ama...

seninleyiz!

taz gazetesi'ne türkiye'de yaşananlarla ilgili bir ilan vermeyi amaçladık ve bunun için paraya ihtiyacımız var. şuradan ne yapmaya çalıştığımıza bakabilir, etkinliğe katılıyorum'u tıklayarak iletişime geçmek için beklediğimiz destekçilerimiz arasında yer alabilirsin.


#direngeziparki bvg yanında!


türkiye basınından bilgi alamayan berlinlilerin yardımına bvg yetişti!

#direngeziparki #3_attached

gezi parkı ile ilgili yazdığım 3. yazıda o gün çektiğimiz fotoğrafların hepsini koymamıştım, sonra facebook grubuna birkaç fotoğraf ekledim. bunlardan birisi var ki, facebook grubunu takip etmeyenler için buraya da eklemek gerek diye düşündüm.


#direngeziparki #3

 başbakanımız uzaklardan "olaylar birkaç güne biter" buyurdu ama gezi parkı yazılarının 3.'süne geldik. güç sahiplerinde bu kibir ve inat olduğu sürece birkaç güne bitmesi pek mümkün görünmüyor, protestocu sorununu "kökten" çözmeyi düşünmüyorlarsa tabii!

batı cephesinde pek yeni birşey yok. yine bir yürüyüş oldu, yine kreuzberg'deydi. katılım iyi sayılırdı. kortej yola ilk çıktığında şöyle görünüyordu. 


oranienstraße'ye dönüp hele buna bir de polisin bekletmesi de eklenince kalabalık arttı. 

tam da burada anlatmam gerek, "alman polisinin vielfalt ile imtihanını".

yürüyüş, polis tarafından so 36 hizasında durduruldu. önce ne olduğunu anlayamadım, sonra polis yolun boşaltıldığını ve yürüyüşe birazdan devam edilebileceğini söyledi. homurtular devam edince türk bir polise araç megafonundan anons yaptırdılar. polis anonsuna 

-saygıdeğer türk milleti!... diye başlayınca gruptan tepki çekti, birkaç kişi öne gelip çıkıştı. bunun üzerine polis "saydılı türk milleti" diye tekrar anonsa başladı, tekrar bağrışmalar oldu. "vielfalt"ı desteklemesi, "multikulti"liği koruyup gözetmesi beklenen abinin anonsu huzursuzluk yarattı. sebep "türk milleti" demesiydi. alman bir polisin anonsta sarf etmesi muhtemel bir "demonstranten" kelimesi sorun çıkarmayacaktı oysa. evin yıkılsın "interkulturelle kompetenz"!

belki o arbede yine yaşanacaktı, belki anons sonrası gerginlik topluluğu etkiledi. bilemiyorum. ama sonra şunlar oldu. [dns ayarlarınızla oynamayın; videoda cop, biber gazı, orantısız güç bulunmamakta]


polis güzellemesi yapmıyorum. polisin iyisi, kötüsü yoktur; kötüsü ve daha kötüsü vardır!

anlatmak istediğim başka bir sahne de eylemin başında yaşandı. 

arada arap olduğunu beyan eden alkollü bir abi,türk bayrağı taşıyan iki kızı görünce "ich liebe öcalan!", "ich liebe kurdistan!" diye bağırmaya başladı.

şaşırıp tedirgin olan kızlar da arkalara sindiler bir süre. 


sonra birileri kızlarla konuştu, birileri adama çıkıştı... mesele geçiştirildi.

bu yaşananı, bu gibi geniş tabanlı, "parçalı" etkinliklerde buluşulan ortak zemin üzerinden hareket etmeyip diğer katılımcıların hassasiyetlerini yok saymaya örnek olarak zikretmek istedim. böyle bi umarsızlık var çünkü ve eylemleri akamete uğratma, hiç olmadı etkisini azaltma tehlikesi barındırıyor. 

tek diyeceğim şu olacak:

e hadi o adam sarhoş...

eylem bittikten sonra gittik bandista mensubu bir abimizden istanbul'daki olayları dinledik. cumartesi gecesi eylemden sonra oturduğumuz ich&orya'da bandista şarkıları çalıyordu, dün abi çıktı geldi!


bu arada bu mekanda fotoğraf çekmek yasakmış, bu fotoğrafı çektikten sonra öğrendim.

bu da böyle bir barımdır!

#direngeziparki vol.2

cuma günkü mitingde kısa sürede 200 civarında insanın toplanması herkesi umutlandırmıştı ama yine de cumartesi günkü mitingin bu kadar kalabalık olacağını tahmin eden olmamıştı sanıyorum.

bu, kortej hakkında fikir verebilecek bir video.



kortej bittikten sonra, kotti'de yeşiller'in "ağır abilerinden" hans-cristian ströbele konuşurken.


ve o günden bir derleme.


mitingin fotoğraflarına facebook sayfamızdaki albümden ulaşabilirsiniz.

ilk miting ile ilgili yazı için: #direngeziparki